Metin Çözümleme 4 (Destan-Manas Destanı)

     DİL –KÜLTÜR İLİŞKİSİ

VE

MANAS DESTANI

                                   (Bu yazı, Manas Destanı’nın 1000. yılı için düzenlenen panel için hazırlanmıştır.)

              

GİRİŞ

Manas destanını değerlendirmeye geçmeden önce, destan türü metinlerde dilin nasıl kullanıldığını ortaya koymalıyız. Açıklamalarımızı şu başlıklar altında yürüteceğiz:

DİL- KÜLTÜR İLİŞKİSİ

DİL EDEBİYAT İLİŞKİSİ

(Edebiyatta Dilin Kullanılışı- Edebiyatın Yöntemi)

EDEBİYAT KÜLTÜR İLİŞKİSİ

DESTAN-KÜLTÜR İLİŞKİSİ

MANAS DESTANI

Bir edebi eseri anlamak, emek ister; çaba ister. Sanatçının şifrelerini deşifre etmek için –sanatçı kadar değilse de- bir zihinsel çaba sarf etmek gerekir. Öte yandan bir edebi eseri anlamadan sevmek de mümkündür. Ancak o zaman sanatsal iletişim tamamlanmış olmaz. Eserin yazıldığı dili bilmek ve defalarca okumak da onu anlamaya yetmeyebilir. İşte bu nedenle biz Manas Destanı’nın değerlendirilmesini dilin sanatta kullanımıyla ilgili belirlemelerle birlikte yürüteceğiz.

Manas Destanı’nda aktarılan olaylar dizilişi, tarih kitaplarında yazılı şekliyle değil; Manas Destanı’nda yazılı şekliyle bizi bir araya topladı. Çünkü destandaki dil, tarih kitabındaki dilden farklı kullanım değeri taşımaktadır. Dolayısıyla olaylar da “haber verme” niteliğinin ötesindeki anlamların taşıyıcısı olarak yer almaktadır.

Unesco da 1000 yıl öncenin olaylarını değil; o olaylar dizilişinin cisimleştirdiği fikri, bildiriyi insanlığın gündemine almak istemiştir. 

Hepimiz biliyoruz ki, at binip belden aşmanın, kılıç kuşanıp kelle keserek hükmetmenin günü geçmiştir. Burada bizim yapacağımız, bu günün insanına pazısı kuvvetli bir model sunup da gecikmiş Köroğluluğa davet çıkarma değil; o günün yaşam şekli içinde, o biçimde cisimleşmiş olan “ÖZ” ü ortaya çıkarmaktır.

 Zaten bir sanat eserinin, bir aynı cümleyle kalacak bir de güncele çevrilebilecek iki yönü vardır. Ok, kılıç, at, destanımızın güncele çevrilebilecek yönüdür. Dünkü ok, kılıç, at, bugün, uçaksavar makineli tüfekler, radarlar, füzeler, uçaklardır; aynı cümleyle kalacak yanı ise, oradaki atın, kılıcın, okun, yönü; bunlarla ilişki içindeki insanlık durumunu resmeden , insanileştiren kırgız  insanlarının eğilimleridir. İşte bunları görmeye, anlamaya çalışacağız.

 Bir edebi esere, sanatçı “Ne yazmış?”, “Neyi, neleri yazmış?”,  “Niçin yazmış?”, “Nasıl yazmış?” sorularının cevabını bulacak şekilde bakıp, bu soruları tam ve doğru olarak cevaplamadığımız takdirde, o sanat eserini, tam ve doğru olarak anlamış sayılmayız. Burada, “Ne yazmış?” sorusunun cevabını bulma çabamız, edebi eserin türünü; “Neyi/neleri yazmış?” sorusunun cevabını bulma çabamız, konu bütününü, olaylar dizilişini; “Niçin yazmış?”sorusunun cevabını bulma çabamız, fikri, bildiriyi, mesajı, içeriği; “Nasıl yazmış?”sorusunun cevabını bulma çabamız , biçimi, kurguyu görmemizi ve oradan da “öz”ü anlamamızı sağlayacaktır. 

Ne ve neyi yazmış?” sorularının cevabını biliyoruz: Destan yazmış; az önce sayın profesörümüz tarafından özetlenen, sıralanan olayları yazmış.

Niçin yazmış? sorusunu cevaplandırabilmek için dil- dış dünya ve insan ruhu arasındaki ilintiye dair genel belirlemelere değinmekte yarar var. Şimdi, dil,  kültür, edebiyat, destan kavramlarına ve bu kavramlar arası ilişkilere kısaca değinelim.

DİL- KÜLTÜR İLİŞKİSİ

Sözcükler, kavramların göstergeleridir; ses işaretleridir. Bizler, kavramlarla düşünür, sözcüklerle anlaşırız. Sesli dilden önce de bugün düşünürken de insanların zihin dünyasında iş gören, kavramlardır. Bu kavramların her biri, yaşamın- yani gerçekliğin-  bir alanına işaret eder. “Gerçeklik”, burada, nesnel, sosyal, ruhsal, düşünsel gerçeklik olarak düşünülmelidir. Bu alanlarda olmayan, yaşanmayan, insanlık tarafından deneyimlenmeyen şey, dilde de yoktur.

Bu nedenle “kavramlar, ‘tarihsel bir an’ a da işaret eder”(1); yani gökten inmez; yerden biter. Dil, yaşamın ses karşılığıdır, deyişimiz bundandır. Bireyin, toplumun, insanlığın dil dağarcığını belirleyen onların yaşamlarıdır. Çünkü, yaşamımızda olanlarla, ve ancak onlar kadar düşünür, konuşur, yazarız. Bu nedenle Göktürk Yazıtları’nda, taç ofsayt, korner;  radar, uçaksavar, füze; hayali ihracat, vergi kaçakçılığı, NATO … gibi sözlere rastlamayız. 

Demek ki, destandaki sözcüklerin işaret ettiği kavramlar, bize o günün yaşantısını yansıtacaktır. Tıpkı bir kazıda bulunan malzemelerin, kullanıldığı devrin yaşantısına ilişkin bilgi içeren nesneler olması gibi, Manas Destanı’nda da, at, et, ok, mızrak, yay, kılıç, çadır, boy adları … ve bunların somut ilişkilerini buluyoruz.

DİL EDEBİYAT İLİŞKİSİ

( Edebiyatta dilin kullanılışı- Edebiyatın Yöntemi)

Dil, gündelik ilişkilerde iletişim kurmamızı sağladığı, bilimsel konuların anlatım aracı olduğu gibi, edebiyat sanatının da ham maddesidir.

Edebiyat, malzemesi dil olan sanat ise, Dil, nasıl kullanılınca sanat ya da “edebi metin” oluyor, kısaca belirtelim.

Dil, iç doğrulamaya tabi olarak, örtük anlam taşıyacak şekilde, anlatımı imgesel modellendirmeler yoluyla sağladığı ve hatta bağdaşmaz imgelerden de yararlanılabildiği –dolayısıyla sözcüklerin cümlelerin anlamları olmadığı; kullanım değerleri olduğu- zaman – şöyle de diyebiliriz- metnin, bütün ögeleriyle organik bir bütün olabilmesi hallerinde, o metin, “edebi metin” oluyor.

“Edebiyatın semantik bir tanımı şöyle yapılabilir: Edebiyat, dilin öyle bir kullanılışıdır ki orada anlamın gerçek ve büyük bölümünü örtük anlam oluşturur.” (2)

Bir edebi eserde sözcükler, cümleler, olaylar, ve sonunda metnin tümü, kendini anlatmaktan çıkar, bir başka anlamın, anlamların göstergesi olur.

“Hoş geldin, kesilmiş bir kol gibi omuz başımızdaydı boşluğun” (3) dizesi, yokluğun beni yaraladı; yokluğunda büyük acı duydum; sensiz yaşamak zordu; sen benim için değerlisin; ikimiz bir bütündük; biz ayrılmazdık; senin için böyle düşünen bir ben değilim…gibi anlamların göstergesi olur.

“Köprüden geçemiyom/ Az doldur içemiyom” (4) diyenin dilinde, “köprü”, olmazsa olmaz zor bir işin; “az doldur içemiyom” da “yeter artık, çok üstüme gelme, çok şey istiyorsun, çok eziyet ediyorsun; kaldıramayabilirim.” demenin ifadesi olur. (Kız tarafı üç metre zincir, dokuz gremse… v.s.  istediyse…)  

“Nasıl kızayım/ uykumu kaçırdığına /değirmene akan su”(5)

Burada da; “değirmene akan su”,“bizim yararımıza olan”ın yerini tutar. “Yararımız için bizi rahatsız edene kızamayız” gibi cümleleştirebileceğimiz anlama, bu metindeki sözcüklerin sözlükteki anlamlarından değil; bu sözcüklerin bu bağlamdaki ilişkilerinden ulaşıyoruz. İşte buna kullanım değeri denilir; “değirmene akan su” başka cümlelerde de “yararımıza…” anlamına gelecek diye bir şey yok. Sözcüklerin bu geçici anlamlarına “bağlamsal anlam” da diyebiliriz. Dilin sanatta kullanılması, bağlamsal anlamda kullanılması demektir. Türkçe ile sanatsal Türkçe, sözcükleriyle değil, sözcüklerin yan yanalığından doğacak anlamlarla iletişim kurmayı amaçlamamak ya da amaçlamakla birbirinden ayrılır. Yoksa, şiir-edebiyat dili diye ayrı bir sözlük yoktur.

EDEBİYAT KÜLTÜR İLİŞKİSİ

Edebiyat da diğer sanatlar gibi, “gerçek olan” ile, “ideal olan”ın sınırında doğar.(6) Sanatçı, gerçekliği, ona “ideal olan”ı yükleyerek, onu, “ideal olan”a yaklaştırarak yansıtır.

Böylece, “bir edebi eser, bir saat gibi, içinde bulunulan (içinde doğduğu) zamanı, bir pusula gibi de toplumun gideceği yönü gösterir.”(7) Bu nedenle bir edebiyat eseri, özellikle destanlar, tarihsel bilgiden çok, tarihi oluşturan eylemlerin, insanlık durumlarının, fiiller örüntüsünün arkasındaki ruhu yansıtırlar.

Çünkü, insanın çevresinde gördükleri ve çevresini görüş biçimi, onun görmek istedikleriyle, ilgileriyle, iç dünyası ile sıkı ilişki içindedir. Edebi eserdeki kişi, toplumdan kabul gören ya da görmeyen kişiler adına bir model olarak  yaşadığı için onun gördükleri, o toplumun iç dünyası ile, yönelimleriyle sıkı ilişki içindedir. Rüyasında ok, yay, kılıç, at gören ve çocuğunun adını gök, dağ, deniz koyan edebiyat kişisinin ilgilerinin ve ufuklarının sınırı, o toplumun, o tip insanlarının ilgilerinin ve yönelişlerinin sınırını çizer. Bu kişi, kağansa, “Kağan, böyle olmalıdır, şöyle olmamalıdır.” Anlamlarını alıcıya “örtük anlam”da sunar. Meşhur sözdür, “Tilkinin yüz masalı vardır; doksan dokuzu tavuk üstüne.”(8) Aklında kiralık yer arama düşüncesi olan kişi, cadde boyunca büyük büyük tabelalardan önce, “kiralık” levhalarını görür. Yani, kişi hayatı, ilgileriyle seçerek alır. Edebiyat kişilerinin de gözü, kulağı, ağzı, bu psikolojik belirlemeler dışında değildir. Sanatçı, insanlık durumuna ilişkin tespitlerini, keşiflerini olaylar örgüsü olarak “içerik yüklü biçim” şeklinde şifreler; alıcı da deşifre etmeli; kültürü, düşlenen kültürle birlikte görebilmelidir.

DESTAN-KÜLTÜR İLİŞKİSİ

Yukarıda söylenenler, destan-kültür ilişkisinde de geçerlidir. Ancak burada dilin kullanımı, biraz daha farklıdır.

Destanlar, toplumların çocukluk dönemi ürünleridir. Hayatın resmedilmesinde en kalın çizgileri, en hayati çizgiler oluşturur. Bu çocukluk dönemi ürünlerinde, olanın anlatımına, olması istenen o kadar çok karıştırılır ki, anlatılan, yalanlar silsilesi gibi görünür. Bu metinleri, şu örneklerin ve belirlemelerin ışığında anlamlandırabiliriz. Yeni doğmuş bebek için, “Kardeşim çikolata için ağlıyor.”diyen çocuğa, “o daha çocuk, çikolatayı ne bilsin”…yollu bir açıklamada bulunmadığımız gibi, çocuk yalan söylüyor, yalancı olacak… gibi bir derde de düşmeyiz. Ama onun dünyasında çikolatanın yerini anlarız. Babası, “herkesi döver” çocuklar vardır, onların dünyasında, babadan beklenenler ve en belirgin baba nitelikleri gizlidir o yaklaşımların, o dillendirişin altında.

Destanlardaki masalsı anlatım da bunun gibidir.

İnsanların rüyaları gerçek değildir; ama gerçeğe bağlı, gerçeğin ürünüdür. Destanlar da idealize edilmiş hayatın iz düşümü olup, hayata bağlı ve hayatın ürünüdür. Bu tür metinlerde dilin kullanımını, anlatım değerini, bildiğimiz bir masalsı hikayeden özetle örneklendirelim:

15 yaşına gelen Dirse Han oğlu üç arkadaşıyla oynarken üstlerine azgın bir boğa gelir. Arkadaşları kaçar, o kaçmaz. Yumruğunu boğanın alnına dayar; onu arka ayakları üstüne kaldırarak alanın sonuna kadar sürükler ve ‘yıkılacak dama niçin direk vuruyorum’ diye düşünür; yumruğunu birden çeker. Boğayı yıkar. Görenler: “Bu çocuğa taht verilsin, ad verilsin”der. Dedem Korkut gelir, ad verir, hanlık verilmesini ister. Boğaç, han olur.

Burada, sözcükler, olaylar, o günün yaşantısını yansıtırken, han olacak kişide bulunması gereken nitelikler de soyut yargı cümlesi halinde değil; somut ilişkilerden oluşan bir “tablo” dan çıkarılabilecek anlam şeklinde alıcı’ya sunulmuştur. Han olacak kişi, cesur, güçlü, akıllı olmalıdır.

Bir bebeği bir cümlede on beş yaşına getiren anlatıcı, o çocuğun aklından geçirdiği bir cümleyi demeden edemedi. Hayatı seçerek gören sanatçı tarafından, akıllılık, çok önemli bir nitelik olarak düşünüldüğü için bildiride yer alması zorunlu görülmüş; boğaç han’ın aklından geçirdiği düşünceyi ileten cümle, büyük bir gösterim değeri ile metinde bir ayrıntı olarak yer almıştır. (“Hayatımı yazsam roman olur.” diyen de hayatını yazmayacak; hayatından, insanlık durumunu yansıtmakta gösterge değeri taşıyabilecek ayrıntıları seçip yazacaktır; roman olsun istiyorsa öyle  yazmalıdır. O şekilde yazıldığında da o kişinin yaşamını anlatma yanı asıl anlamın yanında değersiz kalacaktır. Sanat, insanın durumunu değil; insanlık durumunu dile getirir.)

MANAS DESTANI

Manas destanındaki olayları hatırlarsak, burada atlı göçebe devrinin insan-insan ve insan-doğa ilişkilerini ve bu ilişkilerin sonucu olan teknolojiyi, ahlakı, töreleri, siyaseti, yönetimi… buluruz. Bunun için, manas destanı için, “Kırgız ansiklopedisi” denilir.

Bu bilgilendirme yönü dışında  o “ biçim” altındaki “öz” nedir,nelerdir inceleyelim: Manas, manas olmadan önce bizim gibi insandır. Daha sekiz yaşında belirgin bir şekilde görülen gücüne “Manas’ım bizi hanı var yurt sahibi edecek. Sürgün halkımızı düşman elinden kurtaracak. Bu çocuk, sönmüş ocağımızı yakacak, ölmüş yurdumuzu diriltecek. Fırtınalar estiğinde manas, sığınağımız olacak.”sözleri bu bel bağlayışın, Manas’ın bir umut gibi doğuşunun ifadesidir. 

Esen Han’ın ordusu, Kırgızlar üzerine yürüdüğünde “Gık demeden dediklerini yapalım; güzel kızlarımızdan bir dokuz yapıp verelim. Zavallı sığıntı halkız.” diyen babasına: “Vay, babacığım, neden bu kadar alçaldın? Böyle haysiyet kıracak iş yapmaktansa, ölelim, geberelim daha iyi. Almamboz’a bineyim, gelen düşmana hücum kılayım. Kırgız halkım, ben senin kurbanın olayım.” diyerek Manas da gücünü halkına adamış olur. Bu güç, kahramanlığın hammaddesidir. Halka adanmamış, halkın ideallerini desteklemeyen güç, “yüce olan”a değil “korkunç olan”a dönüşür; bu gücün sahibinin ölümü de trajik değildir.

Manas’ın yaşamında her eylem, “ulus”u temsil eder, “birey”i değil. Manas’ın yaşaması, bütün halkın idealinde odak teşkil etmiştir. Manas, kahramandır artık; ölümü de trajik olacaktır. Destan, bu trajik sona varan olaylar silsilesiyle kurulmuştur. Bu, destanın biçim yanıdır; imgesel modeldir. Bu model oluşturularak sunulan bildiri, destanın özüdür; destanın değişmeden kalacak olan “insanlık durumu”nu yansıtan yanıdır. Örtük anlamıdır: Gücünü halkına adayan, kahraman olur; Halkına kurban olan, ölümsüz destan olur.

Eli kılıç tuttuğu gün, zalimin insafına bel bağlamaz; ölümsüz destandır artık Manas. Zorlu günlerden, felaketlerden, sonra Manas, “Han” olduğunda, bütün halk: “Hanı var yurt olduk, Yaşasın Han Manas!” diye bağırır. Halk da Manas da bunun için söz vermiş; and içmişti önceden. Nihayet, bütün bir toplum, yeltendiği murada ermiştir. Bu olay örgüsünün altından “öz”e dair “örtük anlam”a ilişkin bir ses daha yükselir. Bu düşünce, bir psikoloji kitabında, ahlak kitabında, sosyoloji kitabında şöyle yazardı: Cehdin elinden hiçbir şey kurtulmaz. Bir millet, yoksul ve perişan olabilir. Asıl yoksulluk, ekmek-su bulamama yoksulluğu değil; mücadele vermek üzere ulusça üstüne yemin edecek, ant içecek, söz verecek bir ideal, yürek, heyecan, bulamama yoksulluğudur. İdeal yoksulluğu, yok oluşun arifesidir. Bu yoksulluğa düşmemiş isen korkma. “İçinde bulunduğun vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeden” vazifeye atıl, zafer, senindir.

1000 yıl gerilerden gelen bu haykırışların, çok yakın, tanıdık seslere karıştığını hepimiz hissederiz.

İnsanın, yemin edecek, and içecek, söz verecek malzeme bulamama yoksulluğu, hakiki yoksulluktur. Çünkü, burada, akıldan çok yürek (duygu) gereklidir. Akıl, hayatta kalmaya, yürek, egemen olmaya âşıktır. İnsanda, egemen olmadan yaşama durumu, ulusta olduğu gibi yok oluşu hazırlamayabilir. Kaldı ki, bireyi bile, ismiyle cismiyle yok eden, daha ölmeden öldüren, bu yoksulluk, milleti tarih sahnesinden siler. Manas, söz verebildi, and içebildi, “halkım, senin kurbanın olayım.”dedi; “erkek kuzu kurban içindir”diyerek savaşmak için yemin etti. Bugün kendisini de, milletini de yaşatan bu söz, bu imandır. Bin küsuruncu doğum günü kutlu olsun Manasın; anıyoruz.

Söz, insanın özüdür. Tabii, ne söylediğinin anlamı olanlar için. İnsanın ağzı, yüreğine bağlıdır çünkü ve insan, sözünden tutulur. Bu nedenle, yarım ağızla yaşamak, yarım yürekle yaşamaya benzer; korkudan yüreği titreyenin, sesi de titrer. Bir konuda söz vermek,  bu konu ölmek ise ölmekte kararlılık göstermek, inanç işidir. Bir şeye kuvvetle inanmayan, bir başka şeye kuvvetle karşı koyamaz. “Küfür, imandan doğar.” (9) Manas, başlangıçta babasının teklifine kuvvetle “hayır” derken, bir şeye kuvvetle “evet” demişti.

Manas destanında Manas, “Bıçak teslim eder gibi evet, diyen, tabanca çeker gibi hayır diyen”(10) kahramandır. “Ve bir kere vakt erişip ‘gayrık yeter!’(11), demiştir halkı.

Böylece, en olumsuz şartlar içinde zafer filizlendirmenin sırrı, bin yıl önceden verilmiştir bize. Dün de aynı ruhla imzaladık, Çanakkale’de “çeliğe karşı tahta”nın zaferini. Çünkü, öğrenmiştik artık: “yanan, yakar da.” Ve Çamlıbeller çoğalır, Köroğlu çoğaldıkça. Oysa, Ruşen Ali benzemez, Köroğlu’ya, bir korkak kılıçtır, kınında titrer.

Manas destanındaki kararlılık, inanmışlık, hiçbir abartıya gerek duyurmadan destan olmuştur. Manas destanında, gerçekliğin abartılmış çizimi, diğer destanlara kıyasla daha azdır. İdeal olanla gerçekliğin sınırında doğan sanat ürürleri içinde, insanlığın çocukluk dönemi ürünü olduğundan mı nedir, gerçeklik ideale o kadar yaklaştırılır ki, metnin bütününü fantastik imgeler oluşturabilir. Edebiyatta engeli yükseltmek, engeli aşanı yükseltmek içindir. Manas destanında gerçekliğin kendisi yeterince çarpıcıdır. Manas’ın aştığı engel, zaten çok yüksektir.

Atlı göçebe ve akıncı hayat tarzı sürdürülen o dönemde yaşam zaten bir savaş alanı ki çapulcular diyarıdır kavga ile merhabanın arası. İlişkiler net ve kesindir. İnsan insana ya dost ya düşmandır. Yaşamak için güçlü olmak zorunluluktur. Güç, kutsiyet kazanmış bir kavramdır. Güçsüzü geride bırakan hız ve acımasızlık, hayatta ve onun iz düşümü sanantta, kuvvetle hissettirir kendini. Kişiler dışa dönüktür. İç dünya, portrelerdeki en silik çizgileri oluşturur. Oğuz Kağan “görür, alır, üç oğlan ister, üç oğlu olur… şeklinde anlatıldığı gibi, manas da ata biner, kılıç kuşanır, ok atar… (Akıncılıktan ekinciliğe geçildiği, yerleşik dönem ürürlerinde kişiler, içe dönüktür. Hız, yerini durağanlığa bırakır. Seven, sevdiğine ulaşıncaya kadar hikaye biter.)

Geniş coğrafyalarda, evcillerin en hızlısı atı kullanan göçebe akıncı kültür insanı, ekinci kültür insanını hor görür. Onların nasıl yaşadıklarını anlayamaz da. Kent yaşamı süren Temir Han’ın diyarına vardıklarında, “başlarına kazan kadar sarık sarmış, ellerindeki binlik tespihlerini çekip camilere koşan ihtiyarlar”a bakıp: “Acaba bunların koyun, keçi ve ineklerine kim bakıyor? İhtiyarları böyle, daha genç olanları ya ticaretle uğraşıyor, ya medrese dedikleri taş evlerde bir şeyler öğreniyorlar. Bunların işine bizim gibi kır adamının  aklı ermez.” diye düşünmelerinin ve onur kırıcı bir konu üzerine girdiği söz savunmasında “ağaç saplı bel kazısı ile toprağı kazan, kara eşeğini cins at gibi öğen, mısır unu ekmeğini koynunda taşıyan Sart ilini taradım, güzel kıza rastlamadım” şeklinde, ekincilikle uğraşılan bir yerden söz etmenin anlamı bu olsa gerek.

Almambet, aynı soydan olmadığı halde, Manas’ın anası Çıyırdı Hatun, iki yiğidi kardeş ilan edebildi de Kırgızlara yakın akraba olan; ancak, Kırgız ülkesinin Çin ve Kalmuk istilası sırasında Pekin’e götürülmüş ve Moğollaşmış, adlarına kadar değiştirmiş Közkaman ailesi Manas’a gelip: “Atamız bir kardeşim Manas, sana komşu olmak istiyoruz.” dedikleri vakit, Çıyırdı Hatun: “Börbülcün, dürbülcün, Çagahday, Aganday denen kardeş, Kırgız olur mu? Böyle adları alan Kalmuklar, sana kardeş olmazlar.” dedi. Zaten onlar da Manas’ı tuzağa düşürmeye gelmişlerdi. Manas’ın iyi yürekliliğinden yararlanıp tuzağa düşürmeyi başardılar da.

Manas tuzağa düştüğünde: “Bu Kalmuklaşmış Kırgızları kardeş saymakla ne kadar yanılmışım. Kalmuklaşmış Kırgızlardan sana kardeş olmaz, diyen Kanıkey’le anam ne kadar haklıymış.” der.

Şimdi bu “biçim”in taşıdığı “öz”ü cümleleştirelim: İdeal birliği, kültür birliği içinde olmayanlar, öz kardeş bile olsalar, birbirine yabancıdır. Yabancı olanlar da, yaşamın dayattığı bir gün karşı saflarda yer alırlar. Aynı kültürün çocuğu olmadığın kişiyle, aynı ananın çocuğu olsan bile, kardeş değilsin. İdeal kardeşi olmadığına, güvenme.

Aynı kandan, aynı kafatasından olmasan da aynı kültürle yoğrulmuş, aynı idealde buluşan kişi senin kardeşindir. Kan soyu değil; kültür ve ideal soyu vardır.

Ayrıca, Manas’ın eşi Kanıkey ile anası Çıyırdı Hatun, kadının toplumun sağduyusu olarak aldığı yeri destanda kuvvetle göstermiştir.

Yani, Kanıkey ve Çıyırdı Hatun, çağları delen sesiyle, sanki fısıldamış 🙂 Atatürk’ün kulağına: “Ne mutlu Türküm diyene!”  

O da bize söyledi.

Manas destanı, Manas, Semetey ve Seytek adları ile üç kuşak üzerine kurulmuştur.

Manas’ın üç kez dirilmesi, halkın onun ölmesini istememesinin ifadesidir. Sen lâyık olursan, öldürmeyen halk, öldürmüyor. Destandaki iyimserlik, kişilerin ölümü ile idealin ölümünün aynı şey olmadığını iletmesinde; aynı ideali yeni doğan kahramanlarla devam ettirmesindedir. Bu imge ile Kırgızların “iyimser trajedi”nin patentini Vişnevski’den aldığını düşündüğümü de belirtmek isterim.

Bir milletin ruhundan alkış almayan hiçbir yapı ayakta kalmaz. Hiçbir yerde kayıtlı olmayan, yüzyıllarca kuşakların birbirlerinin belleğine  emaneti ile yaşamış olan Manas Destanı’na da hayatiyet veren, bu alkıştır. Türk milleti, bakışını bu destana yüklemiştir. Bireyler, bir idealin taşıyıcıları, bayraktarları olarak düşünülmüş olmalı ki, destanda bireyler ölümlü, ideal, ölümsüz kılınıyor. Bu bir “ulusal destan”dır. “Doğal destan”dır. Yani, “iyimser trajedi”yi (12), ulusun ortak bilinci üretiyor. “İnsanın heyecanlanmaması için, damarlarında balık kanı dolaşıyor olması gerek”  Bütün bu nitelikleriyle, UNESCO tarafından beş yıl “Manas yılı” ilan ediliyor. Buradan,  Kırgız soyunun, “iyi olan hiçbir şeyin yaşama şansı yok. Dolayısıyla, hiçbir şey uğrunda ölmeye değmez.” (13) cümlesiyle özetlenebilecek kötümser bir dünya görüşüne sahip olmadığı da çıkartılabilir.

                                                                                         Haluk Vefa ÖZDEMİR                           

Kaynakça:

 (1) Hançerlioğlu. Orhan; Felsefe Sözlüğü, Orhan Hançerlioğlu, (V.İ.U. L’den alıntı)
(2) Prof.Dr. Berna, Moran; Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış        
(3) Nazım Hikmet Ran
(4) Anonim
(5) Cahit Sıtkı Tarancı
(6) Kagan, Moissej; Güzellik Bilimi Olarak Estetik ve Sanat
(7) Fazıl Hüsnü Dağlarca
(8) Anonim
(9) Mevlana
(10) Hasan Hüseyin Korkmazgil
(11) Nazım Hikmet Ran
(12) Vişnevski
(13) Arthur Schopenhauer

“Metin Çözümleme 4 (Destan-Manas Destanı)” için 2 yorum

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.