AYRANPINAR VAZANYA İKEN (Vazanya Jargonu)

Merhabalar!

Bütün dost ve arkadaşlarıma, öğrencilerime, site ziyaretçilerime selamlar, sevgiler…

“AYRANPINAR”, “VAZANYA” İKEN

Buraya –geliştirilmek üzere– bir çalışma çerçevesi ekliyorum. 
İlgililerin dikkatine sunulur.

Ayranpınar Köyünün sosyo-kültürel fotoğrafı olabilecek zenginliğe ulaşmasını umut ettiğim bir çalışma bu.

“Anadolu öğretisi” serisine ek niteliğinde, istek oldukça ayrıntılarını yayına koyacağım bir çalışma. Üslubu değiştirilerek bilimsel makaleye veya teze dönüştürülebilecek bir çalışma. Bu da benim “Bizim Köyü Bitirme Tezi“m sayılsın. Kabul görürse… (Toprağa vefa borcum bakidir.)

AYRANPINAR (VAZANYA) AĞZI ve DİL VARLIĞI (2021)

GİRİŞ
Bu yazıda,
A) Çalışmanın niteliğine, amacına;
B) Ayranpınar (Vazanya) köyü hakkında genel bilgilere;
C) Ayranpınar (vazanya) köyü ağız özellikleri hakkında genel bilgilere;
Ç) Ayranpınar (Vazanya) köyü’ndeki muhit/mevkii adlarına;
D) Güncel Türkçe Sözlük’te bulunmayan, bulunsa da faklı anlamda kullanılan ya da köyün telaffuzunda tanınmayacak kadar değişmiş sözcüklerden oluşan bir sözlüğe;
E) Ayranpınar (Vazanya) Köyü’nde yaşayanların ağız özelliklerini, kavram alanını, dolayısıyla duygusal- düşünsel gerçekliğini belirgin kılması için köyde kullanılan
a) Lakaplara,
b) Atasözlerine ve deyimlere,
c) Dualara,
ç) Beddualara,
d) Küfürlere;
e) Soru şekillerine örneklere;
f) Köyde oynanan oyunlara ilişkin bilgilere,
g) Köyle ilgili manzumelere yer verilmiştir.

A) Çalışmanın niteliği, amacı:

Bu araştırmayla ilgili saha çalışması, kısa süreli bir program çerçevesinde yürütülmemiştir. 1970’li yıllardan beri, bu konuyu yazma dikkatiyle köyün ağız özellikleri tarafımdan gözlenmiş; veriler bir dosyada on yıllar boyunca toplanmıştır.

Türk dili ve edebiyatı, eşim Aysel Özdemir’in de benim de uzmanlık alanımız olduğu ve doğup büyüdüğüm bir yerin ağız özellikleri üzerinde birlikte çalıştığımız için şanslıydım. Bu avantaj bana, sözcüklerin kullanımlarına tanık oldukça, anlamlandırma, bağlama hâkim olma açısından kolaylık sağladı.  Burada kendisine teşekkür ediyorum. Ayranpınar (Vazanya ) köyü’nde yaşadığım süre içinde, çocukluk arkadaşlarımdan seksenini geçmiş dedelerimize kadar, herkes ve bizzat kendim bu çalışmada “kaynak kişi” yerindedir. Çocukluk arkadaşlarım S.Ö. ve İ.K. (kendilerinden izin alınca adları tam yazarım. Çünkü onlardan bu konuda çok beslendim.) başta olmak üzere köylülerimden sağ olanların her birine sonsuz minnet ve teşekkürlerimi sunuyor; yaşamını yitirmiş olanların da ebedi uykularını ışıklar içinde uyumalarını diliyorum.

Son birkaç yılda üzerinde yoğunlaştığım ve geliştirilmek üzere, akademik anlamda da yeterli sayılabilecek bir çerçeveye oturduğuna inandığım bu çalışmayı ilgililerle paylaşmak ve ufacık bir keyif ya da yarar sağlayacağını düşünmek bana mutluluk veriyor.

Büyüdüğüm ortamda duyduğum atasözlerini, deyimleri, duaları, bedduaları, küfürleri, ikilemeleri örneklemekle ve oraya “has” (özgü) sayılabilecek sözcükleri bir araya getirmekle bu yörenin yaşamını boya ile değil de dil ile resmetmek istedim.

Bu önemliydi. Çünkü “kavramlar, gökten yağmayıp yerden bittiği” için bir yörenin dilindeki kavramlar, orada yaşayanların doğayla ve insanlarla somut ilişkilerine, duygusal ve düşünsel dünyalarına ilişkin bilgiler içerir. Bu nedenle dil, kültürün aynasıdır. Bir yörenin diline (ki dil bir araçtır), bir kazıdan çıkan kalıntılara bakıldığı dikkatle bakılırsa, bize o aracı kullananın yaşantısına ilişkin derin bilgiler verir. 

Bu anlayışla, bu çalışmanın dil çalışmalarına katkı sunmasının yanında kültürel koruma açısından da yararlı olacağını düşündüm. Çünkü ölen yaşam biçimleriyle birlikte pek çok sözcük de ölüp kaybolmakta olduğu için, bu çalışma biraz da ölen kültürün, (yaşantıların/ eski günlerdeki yaşamın) mumyalanması çabasıdır.

Bu nedenle “Sözlük” kısmının başlığına“Vazanya Jargonu” demenin daha doğru olacağına hâlâ inanıyorum. Nitekim, köyün adı Ayranpınar olduktan sonraki yıllarda “jargon” diyebileceğimiz nitelik peyderpey kayboldu. Yaşam şartları değiştikten, radyo, televizyon, internet köyde kullanılır olduktan sonra yetişen kuşaklar -zamanla- yeni aletleri ve Güncel Türkçe Sözlük’te yer alan sözcükleri kullanır oldular. Böylece, Ayranpınar köylülerinin genç kuşağının sözcük dağarcığına “jargon” diyemeyeceğimiz gibi “ağız” özellikleri de “İstanbul Türkçesi”ne çok yaklaşmıştır. (Halukvefa.com’da paylaşılan ilgili sayfaya “Ayranpınar, Vazanya iken” adı verilmiş olmasının nedeni budur.) Bu çalışmayla ilgilenenler içinde Ayranpınar yöresini tanıyanlar bile, kimi sözcükleri tanımayacak, kimilerini hatırlayamayacaklardır. Onlar, belki, üst kuşaklarla yaşadıkları günleri çağrıştıran cümlelere rastlayabileceklerdir. Eski yılların alet edevatıyla yaşanan günleri hatırlayabilenlerin sayısı gün geçtikçe daha da azalmaktadır.

Bu çalışmada bilgi aktarmanın dışında başka bir amacım daha olduğunu belirtmekte yarar var. “Ekşi elma”, “limon” denildiğinde yutkunulduğunu; zurnacının yanında limon yenilmemesi, “limon” denilmemesi gerektiğini biliriz. Bunu “Anadolu öğretisi”nden geçmiş herkes, NLP (Nöro Linguistic Programs) okumadan bilebilir. Hatta, nesnelerin kokuları ve tatlarının onların ölmeyen boyutu, bir nevi ruhu olduğu gerçeğini, yani “madlen çikolata” mevzuunu, Marcel Prost -Kayıp Zamanın İzinde’sinde – yazmasa da bilirlerdi bu insanlar. Demem o ki, bu çalışmada geçen sözcük ve cümlelerin bu yöreden olan ilgililere tatlı, acı, ekşi, kekremsi pek çok tadı, yaşatacağını biliyorum. Onlarda hatıralar uyandırma niyetim açıktır. O coğrafyayı adım adım arşınlamış, her bir parçasından anılar derlemiş kişiler için bu çalışmanın, ‘ölen yaşantının mumyalanması’ gibi bir anlam taşıyacağını, o kişilerin gözlerinde fotoğraflarla dolu yaprak yaprak çevrilen bir albüm canlandıracağını biliyorum. Bu anlayışla, çalışmada, sözcüklerin anlamlarını ve kullanıldığı cümlelere örnekler verirken bunların, köyün yaşantısına pencere aralayacak nitelikte ansiklopedik olmasına ve çeşitlilik sunmasına özen gösterdim.

Bu platformdan paylaşılan yazının tek amacı, dilbilim/gramer alanında akademik bir makale hazırlamak olmazdı tabii. Bu siteye koymaya değer bir çalışma olsun istedim ve ne yaptımsa “Birikimli Ayna Manifestosu”na sadık kalarak yaptım.

Geliştirilmek üzere paylaşılan bu çalışma, beni büyüten toprağa şükran ve minnet duygularımla yetersiz bir borç ödeme çabasıdır aynı zamanda. Kalan birkaç yaşlımıza özel hizmetim sayılsın. Gerçi, cömerttir beni yetiştirenler; verdiklerinin peşine düşmezler. “Neyse, ‘Alacak verecek yok.’ diyelim, helalleşmek en iyisi.” der onlar.  Benden yanı helal olsun. Ayrıca on yıllardan beridir kendime de borçlandığım bir konudur bu. Yazdım şükür.
Yararlı olması umudu ve dileğiyle…

Dikkat ! NOT:
1. Ağız özelliğine uygun söyleyişler transkript alfabesine göre yazılmamış;
*Nazal n’ler, (n) şeklinde örn. Sa(n)a;
* 0’ya yakın ö’ler (ö) şeklinde;
* ö’ye yakın o’lar, (o) şeklinde;
* ğ düşmelerinden dolayı uzun ünlü gibi okunan ünlüler çift ünlü aa, oo, uu, üü, şeklinde yazılmıştır.

2. Son şekli verilmemiş, kuşkulu bilgi içeren yerlere !!!!*** işareti konulmuştur.

B) Ayranpınar (Vazanya) köyü hakkında genel bilgiler:

Ayranpınar (eski adıyla Vazanya), Tokat’ın Turhal ilçesine bağlı bir köydür. En yüksek nüfusa 1985 sayımlarında (951) ulaşan köyün 2020 sayımlarındaki nüfusu 189’dur.  

Ayranpınar köyü, Turhal’a 11 Km. Tokat’a, yaklaşık 47 Km. uzaklıktadır. Ataköy, Bağlarpınarı, Hamide, Kayaören, Kızkayası, Kuşoturağı  köyleri ile çevrili, yaklaşık 800 m. rakımlı bir köydür.

Bin dokuz yüz altmışlı yıllarda bile beş sınıflı ilkokulu var idiyse de şimdilerde Turhal ilçesine taşımalı eğitim yapılmaktadır.

C) Ayranpınar (vazanya) köyü ağız özellikleri hakkında genel bilgiler:

Ayranpınarlılar, zengin bir sözcük dağarcığına sahiptir. Bunda, köyün oluştuğu yıllarda yurdun pek çok bölgesinden gelen kişi ya da ailelerin köye yerleşmeleri etkili olmuştur. Bunu biraz açarsak, Kayseri, Kars, İstanbul, Tokat, Erzincan gibi değişik yerlerden gelip köye yerleşen bireylerin dilleri (idyolekt) yüzyıllar içinde harmanlanarak zengin bir sözcük dağarcığı (vocabülary) oluşturmuştur.
Türkçe, Fransızca, Farsça, Arapça, Rumca, Ermenice, Yunanca, İtalyanca… kökenli sözcüklerle dolu bir dağarcık.
Köyün konuşma dilinde, Güncel Türkçe Sözlük’te bulunmayan ya da Güncel Türkçe sözlükteki anlamından farklı anlamlarda kullanılan sözcüklere de rastlanmaktadır. Bu çalışmaya asıl bunlardan dolayı başlanılmıştır. Yani, “Türkçe sözlükteki sözcükleri, Ayranpınarlılar (vazanyalılar) nasıl telaffuz ediyorlar?” veya “Ayranpınar (Vazanya) ağzının özellikleri nelerdir?” sorularının yanıtını aramaktan ibaret bir çalışma değildir bu. Köyün dilinde, sözcüklerin seslendirilişlerindeki (fonetik) farklılıklar dışında sözcüklerin anlam çerçevesindeki (semantik) farklılıklar ve sözcük dağarcığı (vocabülary) farkı da görülmektedir. Bu durum, yazıya ‘Ayranpınar Jargonu’ başlığı verilebileceğini düşündürecek kadar fazladır. (Jargon: Aynı meslek veya topluluktaki insanların ortak dilden ayrı olarak kullandıkları özel dil veya söz dağarcığı . Güncel Türkçe Sözlük.)

Ayranpınar köyü’nde kullanılan ve anlayabilmek için yörenin “jargon sözlüğü”ne bakmayı gerektirecek sözcüklerin dışında Köyün dil özellikleri genel olarak incelendiğinde, güncel Türkçe ile ses (fonetik) farklılıkları görülmesine karşın istisnalar dışında şekil (morfoloji), söz dizimi (sentaks) farklılıkları görülmediği için Ayranpınar köyünün dili, yazının genelinde “ağız” tanımı içinde değerlendirilmiştir.

Köyde Orta Anadolu Türkçesi’nin genel özellikleri mevcuttur. Sözcüklerin başındaki kalın k’ler g olarak (kaldı : galdı); ortada ve sondaki kalın k’ler h olarak ( akar : ahar, ayak : ayah) seslendirilirken; ü’ler u’ya yakın (gül : gul); ö’ler o’ya yakın (göl : gol) seslendirilir. Kimi sözcüklerde ilk hecenin sonundaki i’ler e (gitti : getdi.) şeklinde; telaffuz edilir. ‘Sabah’ sözcüğünün, ‘zabah’ sahan sözcüğünün “zaan” şeklinde söylenmesi gibi baştaki s’lerin z’ye döndüğünü gösteren örnekler sınırlıdır. Ekler açısından da fazla bir fark yoktur. –yor eki, -yi, -yu şeklinde (gelmiyi, olmuyu) telaffuz edilir. –leyin eki, -(ı)nan (akşamleyin : aaşamınan; sabahleyin : zabaanan) şeklinde; -tı, -ti eki, -dı, -di şeklinde (sustu : susdu, kesti : kesdi); -tır, -tir eki –dur, dür şeklinde (gitmiştir : getmişdür, almıştır : almışdur); geliriz; gelürük, geliyoruz: geliyoh seklinde telaffuz edilir.
İki ünlü arasında kalan k,g, ğ’nin düştüğü durumlarda oo, aa, ıı, çift ünlü varmış gibi görülen sözcüklerde bu ünlüler, uzun okunmalıdır. Ağaç : aaç gibi.
Ayranpınar (Vazanya) ağzında ikiz ünlü (Diftong) özelliği yoktur.
ile, -le edatı ve bağlacı, -nen şeklinde (Benimle gel : Bennen gel; Ahmet ile Mehmet : Aamedinen memmet) söylenmektedir. –ceğiz, “-c(uu)k” (geleceğiz : gelecüuk) olarak, -ceksiniz, “-caa(n)ız” (geleceksiniz : gelecaa(n)iz) olarak telaffuz edilir. !!!!***

Yukarıda da belirtildiği üzere bu yazıda:
* Uzun okunması gereken ünlüler, “aa”, “oo”, “uu”, “ıı” şeklinde yazılmıştır. Örnek: Anlamadım : Aanamadım.
* Normalden ince ya da kalın seslendirilen ünlüler, parantez içinde (o), (ö), (ü), (ö) şeklinde yazılmıştır. Örnek: değil : d(oö)l, (o, ö’ye yakın seslendirilir. l, ön damaktan, ince seslendirilir.) Gördüm : g(o)rdüm. Gürültü g(u)rültü. Gül : g(u)l, (l ön damaktan, ince seslendirilir.)
*Nazal n’ler, (n) şeklinde yazılmıştır. (Cıngıl, firengi, ülüngur, ilenger gibi sözcüklerde nazal n olmadığı halde ng öyle okunabillir kaygısıyla Tranksipsiyon alfabesindekinden farklı olarak (n) şeklinde gösterilmiştir.)!!!!***

Ç) Köydeki muhit/ mevkii adları:

Bir isim anıldığında biz onunla ilgili tat, koku, görüntü, hatıra gibi bütün yaşanmışlıkları hatırlar, onu bir nevi yeniden yaşarız. Bu nedenle o coğrafyaya ilişkin anıları yaşatmak ve okuyucuya köyün ağız özelliklerini kavratmak maksadıyla Mevki/muhit adlarını Ayranpınar (Vazanya) köylülerinin telaffuz ettikleri şekilde yazmayı uygun buldum. Sözcüklerdeki ses özelliklerini  -gerekli gördükçe- parantez içinde belirttim. Mevkilerin kadastro kayıtlarındaki resmi adlarına arzu eden ilgililer ulaşır. Burada belirtilen kimi yer adları, resmi kayıtlarda geçmeyebilir.

Not: Nazal n’ler (n) şeklinde yazılmıştır.

Ala(n)lar (n, nazal.), Aluçluh, Arabören Yolu, Arduçlu düz, Bağları(n) başı, Beş Tekneler, Böyük Çuhur, Böyük Çal, Çarşaf, Çorahlıh, Çörmük, Daş Ocaa, Elekci deresi, Emüllaa(n) Çal  (n, nazal), Esgi koy (o, ö’ye yakın.) Gaanı yolu (“Kağnı yolu”ndan ğ, düşürülerek uzun a ile seslendirilir.), Gocunu(n) ağul, goğ dere, Gol Yeri ( o sesi, o ile ö arasında bir ses olarak seslendirilir. Aslı “Göl yeri” dir. Futboldaki ‘gol’ ile de bir ilgisi yoktur.) Kel Depe, Kilise Yeri, Kotü Su, Kosürelii(n) Dere (n, nazal), Kurdöreni (u, ü’ye yakın seslendirilir. Aslı “Kürt öreni”dir;  kurt’la ilgisi yok.) Lâalek Gaya Meşe Pı(n)arı, Mezellii(n) Dere, Mısdıı(n) Daş (n, nazal) Nifiklik, Niğdeli, Sadulla, Sahal dutan, Sığır ağraa, Soodüzü  (“söğüt özü”nden, ğ sesi düşürülerek uzun o ile seslendirilir.) Uyuz Golü, Üçgullünü(n) Depe, Üç Gayalar Yanuhluh, Yaprahlı Düz, Yaruh Gaya, Yayla, Yayla yolu, Zile yolu…

D)
Güncel Türkçe Sözlük’te bulunmayan, bulunsa da faklı anlamda kullanılan ya da köyün telaffuzunda tanınmayacak kadar değişmiş sözcükler:

VAZANYA JARGONU

SÖZLÜK

A
aaleşmek: (nesnesiz) Dalga geçmek. “Bennen aaleşiyo(n) mu?”
aarı: (zarf) yön, istikamet bildirir. Doğru, yukarı, beri sözcüklerinin yerine kullanılır. “Şurdan aarı geldi.”  
aarek, ağrek: (isim) giden hayvanların, akan suyun yavaşladığı beklediği, toplandığı yer. “Sığır aaraane dooru bennen gel.” “Suyu(n) aaraande saman toplanmış.”
ablah: (sıfat) Yuvarlak, geniş yüzlü. “İçlerindeki ablah yüzlü adam kim?”
abrul: (isim) Nisan.”Abrul beşi geçsi(n) hele “
ağartu: (isim)Ayran. “Koy yerinde ağartusuz ev olmaz.”
ağdurmak: Yükün bir yana doğru ağır basması. Eşeğin sırtındaki semerin yana doğru dönmesi. “Eşşek eyce ağdudu, yıhılmadan yetiş.”
ağu: (isim) Zehir. “Buralarda ağulu yılan yoh; ‘Yoh’ derken, yanı biz gormedük daha.”
ağuz: (isim) Buzağı doğduktan sonra sağılan koruyucu ve besleyici özelliği çok yüksek süt.
ağırşah: (isim) İp eğirmede kullanılan milin ucuna dönme süresini artırmak için takılan ortası delik topaç benzeri nesne. “İp yeterince sarılmış; artık ağırşağı çıhar da seni yormasın.”

Ağleşmek: Durmak, beklemek. Az ağleş.
ağnenmek: Ceket, palto, hırka gibi kollu giysileri, dilsiz uşağa asar gibi omuzlara asılarak giyilmesi. “Cekedini ağnenmiş geliyi.”
alımını alma: (nesnesiz) Aşulama, dutma. Kızgınlık zamanındaki dişi hayvanın çiftleştirildiğinde gebe kalabilmesi. Gebeliği sağlayacak yeterlikte çiftleşme. “Tosun iki kere atladıydı emme, inek alımını almamış demek ki dutmadı.”
ahamak: (isim) Sıvı, toprak, kum gibi şeylerin akabileceği kadar eğim. “Bacanı(n) ahamaa bu yanna mı?” “Vagunun ahamanı şu yanna ver de kolay boşaldah.”
ahbun: (isim) Hayvanların sidiği, dışkısı ve ahır zeminine dökülen kuruluğun karışımından oluşan hayvan gübresi. Fışgı. Kerme. Mayis. Mırıh. “Pancar yerine ahbun çekdim.”
ahbunnuh: (isim) Hayvan gübresinin biriktirildiği yer. Fışgılıh. Mırıhlıh. “Ahbunnuğa düşmüş.”
Altalama:ilerleme, baskın gelme. “Hasdalıı, gunden gune altaladı, durumu kotü.”
A(n): Sınır. Bitki köklerinin boyuna boğumların arasındaki bölüm. “Ütme ederken, buuday saplarını a(n)larından gırarsa(n) golay gırulur.”
anadut: (isim) Çatal kısmı dirgen ve yabadan farklı olarak iki aşağıda bir yukarıda üç çubuklu olan ot, sap taşıma aleti.
andal: (isim).Tohum, gübre ekme; sürme, biçme gibi işlerde tarlanın belli büyüklüklerde ayrılan evlek benzeri bölümü. “Dört andal domates ekmiş.”
annahlama: Hedef almak, yönünü dönme, bakma. “Garşunda görünen minareyi annahla yörü, bizim eve gel(u)(n).”
andavallı: (sıfat) Aptal. Bunak. “İnsan nası bu gaden Andavallı oluyu aanamıyom.”
arguç: (isim) Dokumada çözgü ipi arasından enlemesine geçen ip.
arsuhma: (nesnesiz) Utanma, ar etme. “Olur ya arsuhur da diyemezse ben deyim dedim.”
aşulama: Kızgınlık dönemine girmiş büyükbaş evcil hayvanların çiftleştirilmesi. “İnaa aşuladuh.”
aşurma: (isim) Tencereden büyük, kazandan küçük kap. Küçük kazan. “Aşurmayı da yanımıza alah.”
aşgana: (isim) Mutfak. “Oğle(n)ece aşganadan çıhamadım.”
ayah yolu: (İsim) Tuvalet. Hela. Yüznumara. “Ayah yolundan dönerken gördüm.”

B
baba:(isim) Yerine (bağlamına) göre yok oluş, kötülük, hastalık, ölüm çağrıştıran ve genellikle “baba tut-” biçiminde kullanılan sözcük. “Oba bi baba dutmaz.” “Gine ne baba dutmuş.” ” Ne var? Gara babanı(n) dibi!”
baca: (isim) Dam. “Bacada çatlahlar var; bi loğlayım.”
bacah: (sıfat) Sayı sıfatlarıyla birlikte azlık anlam ayrıntısıyla nicelik bildirir. Tane. “Dört-beş bacak davarı var.”
badal: (isim) Binanın merdiveni. Merdivenin basamağı, ayağı. “Badaldan düşmüş.”

baduç: Nohut, mercimek gibi bitkilerin tohum kozaları. “Dolu, arpa buğdayda başak, nohutta baduç bırahmadı.”
bağcah: (isim) Sürü gittiğinde uyandırması için çobanın kendisine bağladığı koyuna ve bu koyunu bağlama ipine verilen ad. “Bağcah uyanduruncu sürü daa ye(n)i yürümüşüdü.”
barhana: (isim) Göç, ev yükü. “Barhanası yüklendi.” !!!! ***
baş: (sıfat) Sayı sıfatlarıyla birlikte, tane anlamında kullanılır. “yirmi baş ineğim var.”
başo(n)u: (sıfat) Başedilmez derecede huysuz, geçimsiz, onunla bununla uğraşan, hırçın, dövüşgen. “Onun böyük gızı başo(n)unu(n) teki; Allah başa vermesi(n)!”
baturma: Üzerinde uğraşılan bir şeyi olduğundan daha kötü hale getirmek, berbat etmek. “O gaden uuraşdı(n), so(n)unda baturdu(n).”
bayah: (zarf)Az önce. “Bayah ne dedi(n), şimdi ne diyo(n)?”
bayahdan: (zarf) Az önce. Bayah. “Bayahdan deduu(n)ü bi de şimdi de.”
bayra tohmaa: (isim) Kağnı tekerleğini mazıya oturtmak için kullanılan büyük ağaç tokmak. “Eğeni(n) endürmedunü bayra tohmaa endürür.”
baytar: (isim) Veteriner hekim. “Koye baytar gelmiş, bizim inaa de bahıtsah ya.”
bebekov: (isim) Üst ortasından karpuz tepesi gibi kesilerek içine tereyağı konulup karıştırılarak bir nevi kumpir gibi yenilen taze pişmiş köy somunu. “Somun pişmek üzere, gel sa(n)a bebekov yapıyım.”
b(e)cek : (isim. E, ö’ye yakın açıklıkta seslendirilir.) Tarlaların kare, dikdörtgen gibi düzgün kenarlı ve/veya alanlı bölümlerinin dışında kalan kısmı. Düzgün şekilsiz kısım. Puşta. “Goca tallayı gurtarduh, az becaa galdı. “
becit: (sıfat) öncelikli. Önemli. “Bu iş daha becit.”
behleme: Kaparo(güvenmelik)lı ya da kaporasız olarak bir şeyi alacağına söz verme, bir şeyin kendisi için ayrılmasını isteme; bu konuda birisinin tembihlenmesi. Bu sözcük, “Sipariş verme”, “ısmarlama”dan farklı bir anlam taşır. Ismarlama, sipariş, bir şeyin kendisi için getirilmesi, getirtilmesi iken behleme, bir şeyin sonra alınmak üzere tembihlenmesidir. “İki tane behledim; dönüşde alacaam.”
belibe(n)zer: (sıfat) Sıradan. Değme. Herhangi bir, ufak tefek, rastgele gibi hafifletme, küçültme anlamı katar. “Belibe(n)zer ağrılardan ötürü dohdura getmezdi.”
bel bıhın: (isim) Vücutta Bel bölgesi. “Beli(n)i bıhını(n)ı üşütme/aarıtma.” Giysilerde belden aşağı kısım kastedilerek kullanıldığı da olur. “Beli(n)i bıhını(n)ı içine al.”
beli(n)leme: (nesnesiz) Halisünasyon görme. Hayal görme. “Beli(n)ledi(n) heral, yoh öyle bi şey.”
berdi: (isim) Semer, hasır yapımında kullanılan, sıkılıp bırakıldığında eski şeklini alan süngerimsi yapıya sahip saz, kamış türü. “Semeri(n) içi yırtılmış, berdisi dokülüyü.”
boğazsah: (sıfat) Görgüsüzlük derekesinde boğazına düşkün, nerede ne bulsa yiyen, kim ne verse yemem demeyen. Obez. “Sen onlar gibi boğazsah olma e mi?”
boydah: (sıfat) Yuları çözülmüş. Başıboş. “O gaden mal ahura boydah sürülür mü?”
bıdıh: (isim) çocuk dilinde Yumurta. “Gel sa(n)a bıdık büşürüyüm.” 2. (Sıfat) Küçük yumurta gibi. “Ne o, bıdıh gibi, az daha iri bi şey al.”
bıldır: 1. (zarf) Bir önceki yıl. Geçen yıl. “Bunları bıldır dikdiydim.”
bırdıç: (isim) Ağaçtan yapılmış testi ya da ibrik şeklindeki su kabı. “Bırdıçları alıp pı(n)ara getdi.”
bi çeşit: (sıfat) Eski halinden farklı olma. Değişmiş olma. “Sen de sede bi çeşit olmuşu(n).”
biçik: (isim) İnek, dana için kullanılan isim ve seslenme sözcüğü. “Biçik biçik biçik gel!” “Gecukduk, inek biçik n’oldu?”
bilecen: (sıfat) Çok bilmiş. Ukalâ. “Herkeş de bi bilecen oldu ki…”
bişüruk: (isim) Ahşap yapılarda, tavan döşemesinin üzerine atılan çamur. “Ev bahım isdiyi; mertekleri bel verdi, sağdan soldan bişürük ahıyı.”
bu(n)elek: (isim) Sığırların kanlarını emen, onları huzursuz ederek kaçmalarına neden olan sinek. “İnek bu(n)elekledi.
büzük: (isim. k, orta damak ünsüzü.) Popo, anüs. “O niye öyle büzuunü sıha sıha yörüyü?”
burma: Kısırlaştırma. İğdiş etme. Testislerini çıkarma.  Hayvanların iri ve güçlü olmaları, dişilerin arkasından koşmamaları dolayısıyla kolay idare edilmeleri için yapılır. Öküz, burulmuş erkek buzağıdır. “Danaları(n) ikisini buracaam.”

Buymak: Çok üşümek. “Ellerim ayaklarım buydu.”

C
calaz: (isim) Buğday, başak bitkilerinin başağı alınmış ve saman haline getirilmemiş sap kısmı. “Calazı topladuh.”
Camız: (isim) Manda. Komüş. “Camızları çayıra saldım.”
cecim: Çuval dokur gibi dokunan parlak renkli, desenli, ince kilim. Cicim. “Yere bi cecim serdi.” !!!!***
cehni: (isim)Boyacı dikeni, cehri. “Çalı(n) yüzünde cehni tikenleri töremiş.”
celep: (sıfat) Hayvan alıp satan. “Onun babası celep miydi?” !!!!***
cemek: (isim) Pulluğa saran toprağı, çamuru kazımaya yarayan gereç.
cerek: (isim. k, orta damak ünsüzü.) Birkaç metre boyunda ince, uzun, doğru ağaç dalı. “Şurdan şuruya bi cerek uzat.”
cılga: (isim) Patika yoldan daha küçük, tek kişinin yürüyebileceği ya da tek sıra yürünebilecek yol, iz.
cıbır: (sıfat) 1. Çıplak. 2. Yoksul. Fakir. “öyle cıbır çıhma üşü(n).” “Onda para n’arası(n), o da benim gibi cırı(n) teki.”
cıngıl: (isim) En büyüğün bir küçüğü hareketli iki kulpu olan kazan. Sitil, helke, tencere, aşurma, cıngıl, kazan. !!!!***
cırcır: (isim) Fermuar. “Gazah bitdi, cırcırı dikilecek.”
ciğersek: (sıfat) Akrabalarına, dostlarına sevecenlikle bağlı. “Fatma ciğersekdür.”
Cingirt: (isim) Kemer, kayış, ayakkabı ve benzeri şeylerin iki ucunu birbirine istenilen uzunluğa ayarlayarak tutturmaya yarayan değişik biçimlerde yapılmış metal tutturma parçası. Toka. “Kemerin cingirdi kırıldı.”
cişdahlanma: (nesnesiz) Bir işe başlarken, enine boyuna düşünmeden, canıtez tavırlarla olağan sayılamayacak kadar gönüllülük sergileyerek gösteriş düşkününe yaraşır edalara bürünme. Teatral davranışlar sergileme. “Dur bi yavaş; cişdahlanma.” !!!!***
cicik: (isim) Meme. “İnaa(n) ciciindeki şişlik gendüluunden geçdi.”
ciciş: (isim) (Çocuklarla konuşurken)Yeni elbise.
comba: (isim) 1. Erkek manda. 2. Yiğit, besili erkek çocuğu. “Seni(n) comba nerde?” “Combam benim, maşşallah!”
coruh: (sıfat) Zayıflamış, bir deri bir kemik kalmış hayvan. “Şu coruh inek baharın dirülür mü?”
cöfer: (isim) Şifalı, uğurlu olduğuna inanılan türbe, evliya toprağı. “Ziyaretden gelürken cöfer getürdüm.”
cuul: (isim) Yığın. Öbek. “Tallanı(n) daşını iki cuula topladuh; gedek de onu y(u)klüyek.”
culuh: (isim) Hindi. “Bu gun dört culuh satduh.”
cücük: (isim) Civciv. “Yımırtayı evden yiyek deyin on cücük aldım onu da horuz çıhdı.”
cücül: (isim) Genellikle ağaç diplerinde küçük küçük ve çok sık neredeyse birbirine bitişik yetişen mantar türü. “Orda bulduumuz cücül mantarını büşürd(u)k.”

Ç
çalgu: (isim) Çalı, ot gibi şeylerin demet edilip bağlanmasıyla oluşturulmuş kaba süpürge. “Ahuru(n) çalgusu nerde?”
çalmar: (isim) Besicilerin, ahırın, ağılın dışında, etrafını hayvanlarının geçemeyeceği yükseklikte diken, çit, tahta benzeri şeylerle çevirdikleri, üstü açık geniş alan.
çapar: (sıfat) Alacalı hayvan. “Çapar inek gelmedi.”
çara: (isim) Kızgınlık dönemindeki hayvanların üreme organlarından sızan sıvı. “İnek çaralamış,”
çec: (isim) Savrulmuş tınaz. Tınazın, saman olmayan kısmı. Tane yığını. “İki gece çeçin başında bekledim.” !!!!***
çedik: (isim) Babuç. Çocuk ayakkabısı, pabuç. “Hadi çedikleri(n)i gey, gedecüuk.”
Çeğil / ceğil: (isim) Tarla yüzeyinden toplanmış taş yığını, taş öbeği.
çekmek: Evcil büyükbaş hayvanların damızlık erkeğiyle çiftleştirilmesi. “İnaa montofona çekdi.”
çemüç: (isim) Doğal olarak hatta dalında kurutulmuş, başka işleme tabi tutulmamış kuru üzüm. “Kışın günde bir avuç çemüç yerim.”
çılbır: (isim) Sıcak suya kırılarak pişirilen yumurta. “Bir yumurtayı çılbır yapıp yediler.
çıtıh: (isim) Hayvanların arka ayak dirsekleri ile bileklerinin arasındaki bölüm. “Elindeki deynaa komüşlerin çıtıhlarına heç acımadan bi vuruyu ki.”
çilik: (isim) Kadınlık organının üst yanında cinsel zevk duyumu noktası olan bölüm, klitoris, dılak, bızır. Küfür söz kalıplarında kullanılır.
çile: (isim) Yumak edilmemiş, makaraya sarılmamış ip, İplik demeti, kelep. “Dört çile ip aldım.”
çimme: (nesnesiz) Yıkanma. “Derede çimdik.”
çit: (isim) Tülbent, eşarp türünden başörtüsü. Bürük, şal değil. “başında boncuh oyalı bi çit vardı.”
çit çekinme: Tülbent örtünme. Başörtüsü takma. “çiti(n)i çekin de gidek.”
çitil: (isim) fidan. “Dikduum çitiller dutmuş.”
çıtah: (sıfat) Giyimine özen gösteren, metroseksüel denilebilecek tarzda abartılı bakımlı erkek. “Şu çıtah kimi(n) nesi?”
çon: (isim. n, nazal.) Büyükbaş hayvanlarda görülen bir hastalık. Büyükbaş hayvanları arka ayakları üzerinde çökerten hastalık. Bizim inek ço(n) olmuş.
çor: (sıfat) çok tuzlu. “Bu yemek yenenecek gibi olmamış ki duz çoru olmuş.”
çözgü: (isim. Ü, u’ya yakın seslendirilir.)Kilim, çul, yolluk, çuval türünden şeylerin dokuması için tezgaha uzunlamasına gerilmiş ipler. “Çözgüyü gısa dutmuşu(n).”
çeten: (isim) Kağnıların at arabalarının yanları çakılı tahtalardan oluşmuş kapaklarla ya da aralıklı kazıkları branda, naylon vb. Şeyler gerilerek yükseltilmiş olan römork. Saman, hayvan gübresi gibi şeylerin taşınması için kağnılar, at arabaları o şekle getirilir. “Bu yığını(n) samanını sekiz çeten zor galdırır.”

D  
dabah: (isim) Hayvanların ayaklarına basamaz olmaları şeklinde görülen hastalık. “Al şu gatıranı dabah olan inaa(n) çıtıhdan aşşalarına, dınnahlarına sür.”
dağum: (isim) Çitlembik ağacı. “Dağumu(n) dibinde oturduh.”
dahlaşuh: (sıfat) Karışık, başka şeylerle ilintili, ilişkili. “O iş birez dahlaşuh.” “Onu(n) böyle dahlaşuh işleri var.”
daragap: (zarf) Hızlıca, çarçabuk, hemen peşinden, hemen arkasından anlamlarında Farsça Arapça birleşik sözcük. “Olayı duyuncuh daragap oruya getdük.”
dasdar: (isim) Özellikle hamur yumaklarının altına serilen örtü, savan. “Dastarı fırına getür.” !!!!***
davan: (isim)
Dokumada, bir uçlarından birleştirilmiş üç sırığın oluşturduğu üç ayak üzerine bir örtü atılıp çözgü ipi boyunca ilerledikçe yeri değiştirilerek gölgelik olarak kullanılan araç.“Davanı az çek de guneşde galma.”
dekmuk: (isim) Tekme. Tepik. “Şimdi dekmuu yiycaa(n)!”
dearmi: (sıfat) 1. Başörtüsü ebadında kesilmiş bez parçası. Baş örtüsü. 2. Yuvarlak. “Daarmimi başımdan yel aldı.” “Bahçalarında guccük, daarmi bi havuz varıdı.” !!!!***
depecük: (isim. ü, u’ya yakın, k, orta damak ünsüzü kalın k olarak seslendirilir.) Eğerde ve semerde bir bölüm. “Sicimi depecükden geçür de ver ba(n)a.”
depcek: (e, a’ya yakın; k, kalın okunur)
dermo: (isim) Egzema türü deri hastalığı. “Çenesinde dermo çıhdı diye bilmem kimleri(n) tükruunü mü denemedi, gapı gollarına mı sürmedi.”
dığrak: 1. Büyük, hantal olmayan. Küçükçe. Derli toplu, çevik. “Sen bunu al, bu daa dığrah, saada solda golay döner.” Bu sözcük, eni boyuna uygun, göze hoş görünen anlamında da kullanılır ve bir nevi,-altın oranı bilmeseler de- ‘altın oran’ı karşılar.
dığrama: (nesnesiz) Yıkanmış çamaşırın kurumaya yakın hâle, ütülük kıvama gelmesi. “Az daha dığrasın, geyülür.”
duğlek: (isim) Küçük kavun karpuz. “Bostandan birkaç duğlek alduh”

dıhız: (zarf) Taşacak kadar doldurulmuş olan, sıkışık. “Bu çuval çoh dıhız olmuş az boşaltalım.”
dımılık: (sıfat) Ilık. “Su sıcak değil, dımılık.”
dımıtma: Ilık hâle getirme. “Suyu biraz dımıtdım.”
dırıh dutmaz:   Sürdürülebilir sağlıklı işleyiş göstermeyen şeyler ve bir işte, ilişkilerinde sebat göstermeyenler için İyi hali devam etmez anlamında kullanılır. “O, bu işde de dırıh dutmaz.” “Moturu o(n)arduh ya dırıh dutmuycah gibi.” !!!!***
dinâri: (isim) İskambil oyununda karo. “Sen dinari onlu mu attın?”
direzi: (isim) Dokumada uzunluğuna çekilen çözgü ipi. “Çocuh direziye dahılıp düşdü.”
dişeme: Tırpan, orak benzeri aletlerin ağız kısımlarının örs çekiç ile dövülerek keskinleştirilmesi. “Tırpanlar, e(n) eyi, oğle(n) sıcaanda dişenür.”
Duğdü: (isim) keser, Balta vb.nin kesen tarafı değil arka tarafında kalan kısmı. Kazmanın da kazan tarafı değil de diğer tarafı.
Duğülcek:(isim) Küçük taneli dolu. “Duğülcek yağdı, çağlaları dokdü.”
düzgün: Düğünü olacak çiflere kurulacak evin eşyası. “Seni(n) düzgün, harman so(n)una galdı.
düzgün düzme: Yeni evlenen çiftlere kurulacak evin eşyasını alma, tamamlama. “Bi senede iki kere düzgün düzdü, yıprandı.”

E
ebegulaa: (isim) alyangoz.
ecene: (isim) Genellikle ağaç yontmakta kullanılan bir yanı düz bir yanı verev açılmış keski. “Eceneni(n) aazını esirge.”
eccük/ ecük: (zarf) Biraz. Azıcık. “Eccük de ba(n)a ver.”
eğiş: (isim) Hamur teknesindeki ve açma tahtasındaki hamuru kazımaya, sıyırmaya, kesmeye yarayan gereç. “Eğişi suya go da üsdünde hamur guruması(n).”
eke: (sıfat) İri, büyük. “Hepisi çocuh dool ya içlerinde ekeleri de varıdı.”

Ekis: (isim) sitem.
eksuk:  (isim) Evin mutat gereksinimleri. Pazar, bakkal, market alışverişi.“Her hafta eksük almaya gederdi.”ekmek:(isim) öğün, yemek. “Hadi gel bi ekmaa(n)i ye de get.” “Oğle(n) ekmaamizi yiyoduh ki bu habar geldi.”
elçim: (sıfat) Bir avuçta tutulabilecek miktarda demet. “Bir elçim maydonoz getür.” “Elçim elçim yolduğum mercimaa, sel aldı getdi.”
ellâam: (zarf. L, ince. Â, uzun) Herhalde, sanırım anlamında. “Sen beni delü sanıyo(n) ellâam?” “Şu gelen o ellâam.”
elibouründe: (isim) payanda. Ahşap yapılarda ve masa sandalye gibi gereçlerde çapraz çakılan parça. “Şuranı(n) altına bi payanda vurmazsa(n) ikiuune galmaz yıhılur.”
elicek: (isim) Tırpan, el değirmeni, orak gibi gereçlerdeki tutamak. (Tırpanı(n) elicaa gırıldı.”
elik: Hilal boynuzlu, güzel görünümlü inek. Ceylan. “eliik elik, gel yavrum gel.”
emdürüz: (isim) Mahlep. “Dün oole(n)ece emdürüz topladuh.”
emme: (zarf, bağlaç) Bu sözcük bağlamına göre, ‘çok’, ‘epeyce’, ‘iyi’, ‘iyicene’; ‘ancak’, ‘lakin’, ‘ama’, ‘fakat’, ‘biliyor musun’ gibi pek çok anlamı karşılar. “Emme de ayaggabıymış!” “Bu gun emme soğuk var ha!” “Emme de bi etmiş, oooh!” “Sen de sede ehdiyacın oluncu geliyor(n) emme!”, “Sen de emme uzatdı(n) ha!” Sakınca bildiren önermeleri, şart koşan önermeleri bağlarken kullanılır.  Özür dilerim emme o bunu aanamaz.” “Get, emme çabuh gel.”
en: (isim) İşaret. Ailelerin kendi tavuk, koyun, inek gibi hayvanlarını başka ailelerinkilerden ayırt etme maksadıyla hayvanların kulağını dilme, parmağını kesme şeklinde oluşturdukları işaret. “Cücükleri enledim.” “Aha valla bu bizim en.”
enek: (ad)1.sabanın eneği, 2. oyuncak bilye. “Çüt demürü düşmüş, eneene iki baş getmişim.” “Enek oynuya oynuya bannahlarım aarımış.”
encem bekitme: İpe un sermek, bin dereden su getirmek, ayrıntılarda oyalanarak asıl işi bir türlü yapmama hâli. “O(n)a heç demem; o şimdi bi sürü encem bekidür.”
entere: (isim) Elbise, uzun etekli giysi. Entari. “Üstünde goğ bi entere varıdı.”
erincek: (sıfat) Üşengeç, üşengen. “Senden daa erincani görmedim.”
eseruklü: (sıfat) Aklını yitirmiş gibi hereketlerde bulunan. Bir akılda durmayan. Bir dediği bir dediğini, bir hâli bir hâlini tutmayan. Gelgeç akıllı. “Eseruklü müsü(n) nesi(n)?” “Onu(n) Haaluk deyin eseruklü bi gardaşı var. (Onun Haluk diye eseruklü bir kardeşi var.) ” !!!!***
evlek: (ad) Tarlaların gidiş dönüşler halinde sürülmesi, ekilmesi, ilaçlanması gibi işlerde işin gereğine uygun büyüklüklerde bölünmüş olan her bir parçaya verilen ad. Bu alanları belirtmek için açılan hevüs, ark. “Sen evlekle de gel.” “Sen şuradan bi evlek aç.”
eycameli: (zarf) Yeterince, güzelce, iyicene. “Üç kilo gına alacaam o(n)a, eycaameli yahsı(n).”
Eyce /eyice: (zarf) 1. Hoş, güzel, iyi. “Dışarıda hava bi eyce ki.” 2. Çok, haddinden fazla. “Su gata gata ayranı eyice durutdu(n) az yoğurt daha gat.”
eyfan: (sıfat) 1. hafif. “Şu ondan daha eyfan.” 2. ucuz. “Sen de e(n) bahalısına bahma ya az eyfanını al.”

F
fel fecir: (sıfat) Konuştuğu kişinin gözünün içine bakamayıp dolaşan gözler.
İnsanın gözlerinin muhatabı olan kişide  güven duygusunu sarsacak derecede oynaması. “Nesine inanacaam, fel fecir gozlerini gormüyom mu?”
ferc: (isim) Vajina. “İnaa(n) ferciinde gan gördüm sanki; onu bi baytara götürek.”
ferfene: (isim) Açık alanda yakılan ateşin közünde et pişirme. Mangal keyfi. “Bu gece patozudu, ferfeneydi, üzümüdü derken zabaa gaden uyumaduh ya la.” !!!!***
ferik: (isim) Cinsiyeti belli olduktan yumurtlayıncaya kadar geçirdikleri evrede dişi civcivlere verilen ad. “On tavuh, bi horuz, yedi de ferik var.”
fışgı: (isim) Hayvan gübresi. “Yarın fışgı çekilecek.”
filik: (isim) Lekesiz beyaz.  Lekesiz beyaz uzun kıllı koyun, kuzu, keçi.
fingirdek: (sıfat) Hafif meşrep, gülaan. Bu sözcük Türkçe sözlük’te vardır. Orada “aşırı derecede oynak, kırıtkan, cilveli” olarak açıklanmıştır. Şen olma, güleryüzlü olma, kahkaha atma ve herkesle teklifsiz sohbet etme de eşlik ettiğinde o kadın için fingirdek denilmektedir. Bu sözcüğe bu nedenle yer verilmiştir.
firengi: (isim) Payanda.  “O iki dikmeni(n) arasına bi firengi vursa(n) sağlam olur.”!!!!***
filkete / firkete: (isim) Çatal iğne. “Uçguru vezaa filketeynen daharsa(n) zollanma(n).”
firek: (isim) Kapı kilidi. “Dış gapının firaa bozulmuş.”
fisil: (sıfat) Küçük, topacık, cücük soğan. “iki garıh fisil soğan dikdim.”
fehmetme: Görebilme gücü. Belli belirsiz görebilme, seçebilme. “gözlerim fehmetmiyi.” Bu sözcük, güncel Türkçe Sözlük’te “anlamak, kavramak” olarak açıklanmıştır.

G
gaburga: (isim) Semerin iki yanına döşenmiş ahşap çubuklara verilen ad. “Semerin gırıh gaburgasını değişdürdüm.”
gaden: (zarf) Kadar. “Sepeti bahcadan eve gaden ben getürdüm.” “O gaden de dedim sa(n)a.”
gancıh: (sıfat) 1. Murdar hayvanlarda dişi. “İt yedi enüklemiş üçü gancıh.” 2.döneklik, kahpelik etmek gibi kötülük yükleyen bir sıfat. “Bah gancıhlıh ediyo(n), hile yapıyo(n) sen!”
garıh: (isim) Bahçelerde arklar arasında kalan alan. “Tere, madenüs, soğan, büber, balcan ekili  beş garıh bahcam var bu yıl.”
garadoğ: (isim) Burday arpa ekinlerinin içinde başakların mantarlanması, çürümesiyle oluşan ve yayılan, rastık karası gibi bir renge sahip olduğu için ürün kalitesini düşüren bu nedenle elden geldiğince ayıklanan başaklar. “Buğdayda bu sene çoh garadoğ var.” !!!!***
gahırdah: (isim) Eritilen kuyruk yağından kalan katı bölüm. “Yemaa kahırdah da gat.”
gahmuhlama: Birini, konuda “yap/et” ya da “yapma/ etme” anlamında uyarma ya da kışkırtma amaçlı onu kakma, itekleme, dürtükleme. “Ahşamdan beri gahmuhlayıp duruyu.”
gahruh / gahruh atma: (isim) Balgam. Balgam atma. “Zabaaca gahruh atdı; heç uyumadı.”,
galuh: (sıfat) Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen evlenememiş, evde kalmış. “So(n)unda galuh oolan, galuh gıza…”gamaşuh:(isim) Sersemlik, uyuşukluk, semoğluk. “Zabah gamaşuu açılmadan insan bi iş dutamıyı ki, ne yemek yiyebiliyi ne bi şey…”

ga(n)uruh: (sıfat) Dikine giden, inatlaşan, eğilip bükülmeyi bilmeyen, geriye yaslanarak, kaykılarak yürüyüp konuşan, inadına ınadına yaşayan karakterler için kullanılır. “Onu(n) gaden ga(n)uruunu görmedim.”
gaysah: (isim) Çamurun ve yaranın kuruyan üst kısmı. kabuk. Kırılan yaralanan ağaçların yaralarının kuruyan yüzeyleri için de kullanılır. “Yarası gaysah dutmuş, daha mikrop golay eyileşür.”
gamaşuna bahmama: Bir iş yaparken uğranılacak ufak tefek zararları göze alma, bunlara aldırmama. Üç aşağı beş yukarı demeden işi sonuçlandırmaya odaklanma, teklifleri kabul etme. “Go(n)şu, muhit önemli; gafa(n)a gore bi ev bulduysa(n) gamaşuna bahmıycaa(n), alacaa(n).”
gapcuh: (isim) Buğday, arpa tanelerini kaplayan kabukçuk. “Yelle de gapçuu savrulsu(n).”
gara harman: (isim) Tam kurumamış nohut köküyle dalıyla zayıf otlardan elde edilen ateşe tutularak badıçı içinde kavrulur ve oracıkta yenilir. Ateşin yakıldığı yerde yenilen bu yarı yanmış yarı kavrulmuş nohutlara kara harman denilir. Nohut yerine buğday başağı kullanılırsa “ütme” denir. “Şu guru otları topluyah da nohut varıken gara harman yapah.”
garıh: (isim) Bahçenin domates, biber, patlıcan, tere, maydonoz vb. ekilen küçük bölümleri. “İki garıh da madenüs ek.”
garaltı etme: Bir konudaki olumsuzluk unsurunu önemseme, önemsememe. Birinin bir sözünü, tutumunu, davranışını, olumsuz duygular yaşamaya, tutum, düşünce, davranış değiştirmeye yeterli sebep sayma. “O ne derse desin, sen heç garaltı etme.”
gaş: 1. Toprak damlarda biriken suların her yerden değil de oluklardan akmasını sağlamak amacıyla dam kenarlarında çoraktan ya da topraktan çepeçevre oluşturulan yükselti. “Damı loğladım, gaşları o(n)ardım.”  2. Damın kenarlarına yakın yerleri. “Çocuh gaşdan düşer bırahma” 2. Ocaklık kenarındaki genellikle idare lambası konulan yer. (Gaşda kirpit olacaadı, bah oralara.” 3.
gatıh: (isim) 1. Ayran. “Bi gatıh getürüyüm içe(n) mi?” 2. Sofrada çeşit, garnitür. “Şurdan iki gaysi al, ekmaa(n) yanına gatıh ede(n).”
gaygana: (isim) Yağda pişirilmiş yumurta, omlet. “Hemen bi gaygana yapıp yiyek.”
gayde: )isim) Türkü, şarkı, melodi, müzik. “Az evel radyoda eyi bi gayde varıdı.”
gaydeli: (sıfat) Kendi halinde sürekli türkü mırıldanan. Türkü söyleyerek dolaşan. “Gaydeli başladı.”
gayım: (sıfat) Sağlam. “Eşşaa(n)i gayım gazuğa baala.”
gaypıncah: (sıfat) Kaygan zemin. Kayak alanı. “Dikkat et bura kaypıncah olmuş.”
gazguç: (isim) Toprağı eşelemeye, kazmaya, topraktan soğan, çiğdem gibi şeyleri sökmeye yarayan ucu sivriltilmiş çubuk. “Şu daldan bi gazguç yapah da Çiidem toplamıya gedek.”
gecgere: (isim) Tabut benzeri dört kollu olacak şekilde çakılmış tahtalardan oluşan ve taş, çamur benzeri şeyleri taşımaya yarayan gereç. “Gecgereye gosaydınız daa golay getürürdü(n)üz.
gelberi: (isim) Meyve toplarken yüksek dalları çekmeye yarayan, ağaç dallarından yapılan, dalın  budak yeri ya da çakılan uzun bir çivi çengel gibi kullanılan gereç. “dal, gelberiden gurtuluncu garşudakini(n) yüzüne çarpdı.”
gerc(u)k / gercük: (sıfat. U, ü’ye yakın seslendirilir. K, orta kalın, orta damaktan.) Şımarıkça, kendini beğenmiş, gösterişçi eda ile övüngen davranış sergileyen. ” “O nası gercük biriymiş öyle!”
gerc(u)klenme: (u, ü’ye yakın) Gercüklük etme. “Heç ummazdım, heç yahuşduramadım; o da gerc(u)klenür müymüş öyle?”
gerebi: (isim) Hayvanların sırtını tımar etmede (temizleme, tarama, kaşıma işleri) kullanılan sert malzemelerden yapılan gereç. Kaşağı.  “Gerebi, dıvarda asılı dururdu.”
gı / gız: (ünlem) Teklifsiz ilişkilerde kadın ve kızlar için kullanılan seslenme sözü. “Gel gı çay içek.” “Gız öyle yapma.”
gıllama: (nesnesiz) 1. Köpeğin ısırmadan önce hırıltılı ses çıkarması. “Gıllıyan it  ıssırmaz.” 2. Öfkeli, kızgın konuşmalarda muhatabın söylediklerine karşılık verilen kaba söz. “Sen de gıllama ordan.”
gılınma: (nesnesiz) Muhtaçlık duyduğu kişiye yaranmak, ondan kabul görmek için eğilip bükülme. “Sen, ‘Ağa ne dese Ahmet heç ses çıharmıyı, ondan yanaymış gibi davranıyı’ diyo(n) da, gılanacah tabi; gılınması(n) da ne naypsı(n).”
gıncıhlanma: Yılışarak, sürtünerek yakınlık göserme, sevgi gösterisinde bulunarak yaklaşma. “Çocuh beni de sevsi(n) bi şeyler versi(n) deyin gıncıhlanıp duruyu da heç aldurmuyu; üsdelik eliynen öte yitiyi.”
gıran: (isim) Hayvanların öldürücü salgın hastalıkları için kullanılır. “Tavuhlara gıran girdi.” “Koklerine gıran mı girdi bunları(n) nerdeler?”
gırp atma: arpa buğday gibi tahıllar başakların kopması. “Ekini(n) biçimi geçiyi, İki güne biçilmezse gırp atar.”

gısga: (sıfat) Küçük, küçücük, ufak. Küçük, ekilmelik sohanlar için kullanılır. “Birez gıska soğan aldım, onu(n) yerini hazıllıycaam.”
gicişmek: (nesnesiz) Kaşınmak. “Sırtım bi gicişdi ki.”
gicişunü gaşıma: Kendi gereksinimini giderme, kendi derdine dönme. “Herkeş gendü gicuşuunü gaşıyı.”
glav: (isim) Balta, nacak, satır, tırpan, bıçak gibi gereçlerin ağızları bilenecek kadar körelmemişken dönmüş ağızlarının eğe, masat cinsi sert bir cisimle düzeltilerek keskinleştirilmesi.  Ağız açısının tazelenmesi. “Bıçaa ver de aazına bi glav veriyim.”
gocacuh: (isim) Semerin arka kısmında çakılı iki taraflı kanca. “Sicimi gocacuhdan geçür de gerdür.”
gocen: (isim) Tavşan yavrusu. “Garşu tallada davşan goceni gibi dolaşannarı gorüyo(n) mu?” godek: Kısa. “Şöyle kalınca godek bi deynek varıdı elimde.”
Go(o)ğ: (sıfat) Yeşil. “Yolunmaz/ biçilmez dahaca g(o)ğ. 2.Mavi. “Onnarı(n) bi g(o)ğ g(o)zlü gardaşları var hangisi o?”
golük: (isim) Eşek. “Yarın saman satmıya gedecase(n); bizim golüu de al da dört çuval fazla getsin.”
gohmuş: (sıfat) Laf taşıyan, sır saklamayan, saklayamayan. Müzevir. İspiyoncu. “Bunu o(n)a sen dedi(n) d(oo) mü? Gohmuş!”
gohmuşluk etme: (nesnesiz) Laf taşıma, sır saklamama. Müzevirleme, İspiyonlama. “Sen şu gohmuşluh huyu(n)dan bi vazgeç.”
gokrem: (sıfat) Gelişmiş, irileşmiş, zayıflıktan, miniklikten çıkmış. “Bir görsen, daha ortaokula gidiyorlar ama gokrem gokrem çocuhlar.”
gola(n): (isim. n, nazal n olarak seslendirilir.) Eyerin, semerin hayvanın sırtında dönmemesi için hayvanın bel altından çevrilerek bağlanmasına yarayan  kayış ya da ip dokulu yassı bağ. “Eşşaa(n) kola(n)ını kördüğüm etmiş, çezemiyi.”
gonur: (sıfat. n, nazal) Açık kahverengi. “Go(n)ur inek sıırdan gelmedi mi?”
gozah: (isim) Küçük şahşah. Bknz. Şahşah. “Benim dört gozah gayıp.”
gozer: İsim) İri delikli, iri kasnaklı kalbur. “(Gözeri getür de nohudu eliyek”
gocek: (isim) Tırpanın sap takılan dip kısmı. “Hem tırpanı(n) aazı daşa gelmesin hem de yüksekden biçmesin diyosa(n) savurup çalarken gocani düşürecaa(n). !!!!***

govzah/gıvzah: (isim) 1. Çok az açıklık, aralık olma hâli. “Kapının gıvzaandan güneş vuruyu.” 2, Kabaca örülen duvarlarda olabileceği gibi azıcık oyukluk, aralık, açıklık olma hâli. “O gün artan çivileri daş dıvarı(n) govzaana sohduydum; ordadur.”
Goynek: (isim) Mintan, gömlek. “Goynaa(n)i yuduydum, gururudur.”
gözüne gerikme: Yapılacak bir iş için üşenme, erinme; işi gözünde büyütme. “Valla iki odun gırmah gözüme gerikiyi.”
gubür: (isim) Toz, toprak gibi şeylerden oluşan çöp, pislik, süprüntü. “Gapını(n) arhasında gubür yığılı duruyu; gendü saç darıyı.”
gucü: (isim) Dokuma çözgüsünde ipi ayarlayan tarak. !!!!***
gucük: (isim) Şubat ayı. “Gucüğe iki gun galdı.”
gudül: (isim) Şekerli ya da şekersiz mısır ekmeği. “Çayın yanında güdül yedük.”
gumele: (isim) Tarla, bostan, bahçe, harman gibi yerlere ağaç dalı, çalı çırpı çatılarak yapılan korunak, gölgelik. “Bazı geceler gumelede yatardım.”
gurtulma: (kadın için) Doğum yapma. “Sizin gelin gurtuldu mu?”
gurtarma: Yolma, biçme gibi tarla işini bitirme. “Bu tallayı da bu gün gurtarursah oraa bitürdük
sayulur.”
guk: (isim) Kuluçkaya yatmış ya da civcivlerini gezdiren tavuk. “Çil tavuh guk yatmış.”
guz: (isim) Kuzey. “Tallanı(n) guz yellerinde gar duruyu.”
guzlama: (nesnesiz) Koyunların doğurması, kuzulaması için kullanılmakla birlikte ineklerin buzağılaması anlamında da kullanılır. “Sarı inek guzladı.”
guzubeyni: (isim) Doğranmış ekmeğe şekerli yoğurt eklenmesiyle yapılan yiyecek. “Şu bayat ekmek parçalarını guzubeyni yapah da zay olması(n).”
gülâne getme/ gelme: Gülesi gelmek, gülüncüne gitme, gülünç bulma. “Çoh mu gulaa(n)e getdi?”
gülean: (sıfat) Çok gülen, olur olmaz şeye kırıtkan, şuh bir eda ile gülen. Güleğen.  “Guleğan, veraan olur.” !!!!***




H
hacet: (isim) Araç gereç. Avadanlık malzemesinden daha geniş kapsamlı. İşe yarar her şey. “Bi evde hacet eksük olmuyacah emme oluyu işde.”
hagarer: (zarf) şimdi, şu anda. “Hagarer biz de sizden laflıyoduh.”
hahetmek: Temizleme, ayıklama işini yapma. “O zamana gaden ben balıı hahederim.” “Neydiyo(n)uz; gurban mı hahediyo(n)uz?”
hakgullah: (isim) Dilenciye verilen buğday, arpa, yumurta, bulgur gibi şeyler. “ Gapıya geleni boş gönderme, haggullaanı ver getsi(n).”
hakgullahcı: (isim) Dilenci. Toplayıcı. “Haggullahcı geziyi köyde, uğradı mı buruya?”
hasuda: (isim) Nişasta, süt, şeker, su ile yapılan yiyecek. Bir tür Muhallebi. “Çocuhlar hasuda isdiyi.” !!!!***
Hava alma: (nesnesiz) Cinsel birleşmeden ya da erojen bölgelere temastan şiddetli cinsel haz duymak. “Çıkardığı seslerden hava aldığı belliydi.” !!!!***
havga: (isim) Herhangi bir konuda bastırılamayan heves. Niyetlediği şeyi kara sevdalı gibi  aklından atamadığı için hali hazırda bulunduğu ortama kendini verememeye neden olan duygu. “Vazgeç bu havgadan.” !!!!***
havgalı: (sıfat) Herhangi bir konudaki hevesini bastıramayan; o konuyu aklından atamadığı için işine ya da bulunduğu ortama kendini veremeyen. “O bu gunnere bi havgalı emme ne olduunu bilmem.” !!!!***
hapaz: (isim) Birleştirilmiş iki avuç. “Çuvaldan iki hapaz yem aldı, samana gatdı.”
he: (zarf) Evet. “-Mercimek otunu gurtardı(n)ız mı?- He, gurtarduh.” (-Mercimek tarlasındaki ot alma işini bitirdiniz mi? – Evet, Bitirdik.)
heç: (isim) kir, pislik. “Üstü başı heç olmuş.”
hedik: (isim) Karda batmamak için ayakların altına takılan geniş yüzeyli gereç. !!!!***
heğ: (isim) Üzüm sepeti. “Semerin iki yanından üzüm dolu kocaman heyler sarkıyordu.”
heri: (ilgeç,edat) Kadınlara da erkeklere de seslenme anlamında cümle sonu edatı gibi kullanılan sözcük. Belki, herif sözcüğünden f, sesi düşerek böyle kullanılır olmuştur. Öyle olmuşsa da, zamanla cinsiyet içermez olmuştur. Tokat, Amasya Çorum ve çevresinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. “Gel heeri.” “Amaaan Heri!” “Aman heri sen de!” éyörü heri.”
hevüs: (isim) Toprağınn, pulluk ya da sabanla bir gidişte kazılan bölümü. Ark. “Hevüsü dosdooru çekerdi.”
hezen: (isim) Kiriş. Ahşap yapılarda üstlerine merteklerin döşeneceği/ çakılacağı kalın destekler. “Çıbııken çıt demiyen hezen iken kut der mi?” (Atasözü)
hımbıl: (sıfat) Kendini taşımakta zorlanacak derecede kilolu ve yavaş hareket eden, mıymıntı “Oturduğu yerden galhmıyan ne gaden hımbıl varısa işçi deyin getürüyü.”
hıllı: (zarf) 1.Doğru düzgün, uslu. “Hıllı dur.”
Hıllı mısmıl: (sıfat) Beklentiyi karşılayacak nitelikte olan. “Hıllı mısmıl bi şey bulamadım.”
Hırr: (ünlem) boğasamış ineklerle boğa çiftleştirilmek istendiğinde boğanın atlaması için kullanılan seslenme söz ü.
hırtamuh: (sıfat)  Yemeğin dişe dokunur kıvamda olması, tam pişmemiş olması. “Mercimek ecük hırtamuh, az daa bişsi(n).

Him: (isim) Taş duvarın yere gömülü kısmı, temeli.
hoğunu alma:  Şehvet ateşini söndürme. “El garısı gelir hoğunu alur ama parangı da alur geder.”
hosullama: Közde pişirme. “Odun toplayıp ateşi yahduh; tencere gaynarken altındaki közde balcanları hosulladuh.”(balcan: patlıcan)
hudüklenmek: (nesnesiz) Belli belirsiz bir korkuyla karışık ürperti duymak. “O ahşam bi hüdüklendim niyeyse.” “Üstüme bi hüdüklenme geldi.”

I
ıhdurma: 1. Devenin dizleri üstüne çökmesini ve böylece kolay yüklenmesi için alçalmasını sağlama. Devenin çökmesi için ona, ‘Ih’ diye seslenilirmiş. 2. Yıkma, devirme. “Deve her ‘ıh’a çökmez; o çökecaa ‘ıh’ı tanır.” “Bi vuruşda ıhdururum seni!”
ılıma: ‘İçime sinmedi, hoşuma gitmedi’ anlamında ‘içime ılımadı’ şeklinde kullanılır. “Onu öyle yapdım emme heç içime ılımadı.”
ırbıh: (isim) İbrik. “Irbığa su doldur da getür.”
ırgalanma: Sallanma. Argo, ilgilendirme. “Yel ağacı(n) dalını eycameli ırgaladı; bütün çaalaları dokmüşdür.” “Beni ırgalamaz.”
ıyılma:  Alay ve sataşma içerecek şekilde hafife alarak, rahatsız ederek ısrarla ilgilenme; musallat olma. Uğraşma. “Oğlum get bah; ıyılma adama.”

İ

İbik atmak: kura çekmek.
ibimek: (nesnesiz) Palazlanmak, güçlenmek, gelişmek, büyümek. “Ooo, ben görmüyeli epey ibimişler.”
ilâan: (isim) Leğen. “Çarşudan ırbıınan ilâan aldım.”
ilenger: (isim) Kenarları normal yemek tabaklarından çok geniş büyük bakır tabak. “İlenger terekde dayalıydı.”
ilistir: (isim) Bakır ya da aliminyumdan yapılmış kalbur büyüklüğünde kevgir, süzgeç. “Erişdeyi ilisdire dok de süzülsü(n).
ilkindi: (isim) ikindi. “Guşoturaa ilkindi ezenini ohuyalı çoh oldu, saat iki mi galdı.”
imirsek: (sıfat) Kanı kaynayan, sokulgan, ısrarlı bir sevecenlik içinde olan. Öptükçe öpen, okşadıkça okşayan. “O gaden imirsek olma.”
imirseme: (nesnesiz) Birine sevgiyle ve ısrarla sarılarak, onu ısrarlı bir edayla kucaklayarak, okşadıkça okşayarak, öptükçe öperek sevgi gösterisinde bulunma. “Yeter artuh, imirseme.”
ipduda: (zarf) başlangıçta, ilk zamanlarda, ilk önce, ilk olarak, birincilikle, öncelikle gibi anlamlarda kullanılır. “ipduda heç aldurmadım.” “ipduda onnar geldi.”
ışmar: (isim) Gelinlerin konuşmalarına izin verilinceye kadar, kayınpeder ve kayınvalide yanında kullandıkları el, göz, baş işaretleriyle sınırlı beden dili. Gelinler, büyüklerin yanında konuşmazlardı. Bu sözcüğe, bu özel anlamından dolayı yer verilmiştir. “Gelin, ışmarı bırahdı mı?” Tabii, işaret dili anlamında da kullanılmaktadır.
işgefe: (isim) Yufka. Hamuru oklavayla açılan ve sacda pişirilen çok ince ekmek türü. “Bu gun işgefe edecüuk.”

K
Kâğat: lira. TL. “Gunlük 300 kâğat veriyolar.”
kef: (isim) Dağ, tepe, arazide sırt anlamındadır, kıran. Dağın, tepenin, bayırın ufuk çizgisi oluşturduğu yer, orada bulunan varlıkların ufka siluetlerinin düştüğü kesimleri. “Birer ikişer kefde göründüler.” “Kefden aştılar.”
kelem: (isim) lahana.  “Ufah bi baş kelem aldım.”
keş: Kışlık, kurutulmuş yoğurt. “Yiyecek bi şey galmadı. Çayın yanında keşinen ekmek yedük.”
köp: (isim, ö, o’ya yakın.) Kağnıların oklarında öküzlerin arka dizlerinin üst kısmına dayanacak şekilde yere parelel çakılmış tahta. ‘Öküz olmadan kope sıçma’ deyimi buradan gelir. “Eniş aşşa gelürken kop gırıldı.”
kös: (isim) 1. Kapı sürgüsü. “Gapıyı kösledi(n) mi?” 2. Savaş davulu. “Sinem gümüler gös gibi.”(Kaynak kişi: Mehmet ÖZDEMİR, Dapcını(n) Memmet’ten derlendi.)
keşik: (isim) Moğolca olan bu sözcük, sıra, nöbet gibi anlamlarda kullanılır. “Get de fırından keşik al.” “Yoh öyle hep sen olmaz; keşiinen…”
kemçuk: (sıfat) Büzük, eğik ağız. “Kemçük ağızlı bi adam vardı yanında.” !!!!***
kepenek: (isim) 1. hayvanların ciğerlerinde görülen hastalık. “Hayvanda kepenek varımış.”  2. Kelebek. “Her tarafta kepenek ölüsü var.” 3. Çobanların sırtlarına aldıkları, keçeden yapılma kolsuz giysi.” “Kepenaa omuzunda çıhdı geldi.”
kerc: (isim) Her hangi bir konuda düşündüğünün tersini söyleyerek sitem etme. “Öyle deduğne bahma, kercine öyle diyi.”
kiren: (isim) Kızılcık. Zoğal. “Ben kireni severim.”
kome: (isim) Üzümden yapılan kışlık tatlı türü. “Kome tarhanası da getürdüler.”
koremez: (isim) Keçi veya koyundan sağılmış taze çiğ süte ekmek doğranmasıyla yapılan yiyecek. “Onun elinden her şey gelür; tekeden koremezi sağar o.” (Teke: Erkek keçi.)
korsü: (isim) Köstebek. “Tallada korsü var; bir iki tenike gomek barı.”
kosüre: (isim) Bileyi taşı. Masat işlevinde doğal taş. “Kosüre daşı ortasından incelmiş.”
Komüş: (isim) Manda. Camız. “Komüşü sağdım.”
kulu(n)lamak: () Eşek, katır, at için yavrulama. “Sizi(n) eşşek kulu(n)ladı mı?” “Gatır, gulu(n)lamaz.”
kusgü: (isim) 1. Koçbaşı, manivela gibi kullanılan sağlam sırık. 2. Kapı sürgüsü. !!!!***

L
loğ:
1. Bağırarak duyurulabilecek uzaklıktaki erkekler için kullanılan seslenme sözcüğü. 2. Loğ taşı, yuvak, yuvgu. Bu anlamı Güncel Türkçe Sözlük’te bulunmaktadır. “Looooğ Duran!” “Damı loğlarken gaşı yıhar.” (gaş: Çorak damların çevresinde oluşturulan yükselti.”
lığ / lığırt: (isim) Su birikintilerinde, göllerde, akarsuların getirdiği ince topraktan (milden, alüvyondan) oluşan sulu çamur. Cıvık balçık. “Gole girdi, ayaggabısı lığda galdı.” “Çamura az daha toprah at eyice lığırt oldu.”
link: (isim) Tümsek. Sivri kısım.  O nası dıvar örme öyle!O daş, lingi(n) depesinde durur mu? Az altını düzenne barı.”

M
mada: (ad) iştah. “Madam yoh. Bu gunnerde heç bi şeyi madam almıyı.”
mahat: (isim) Tahtadan çakılı duvar tarafına yastıkların dizili olduğu sandalyeden az daha yüksekçe sedir. “Mahadı(n) bir ucunda y(u)klük yığılıydı.  
maal: (a, uzun; l, ince seslendirilir.) “Bi baş maal sallamaynan gol aarır mı, aarıdı.”
mayis: (isim) Taze sığır dışkısı.
malamat: (isim) Berbat. İşe yaramaz. Malamat olamak: işe yaramaz olmak, berbat olmak. “El atduu(n) her şeyi malamat ediyo(n) heri!”
memeksimek: Yiyeceklerin kokusunda veya tadında ekşime, bozulma belirtileri göstermesi. “Bu ekmekleri yemesi(n)ler, bana memeksimiş gibi geldi.”
menend: onun gibisi,  benzeri, muadili, emsali anlamlarını verecek şekilde eşi menendi yoh , menendi bulunmaz ifadelerinde kullanılır.

Menuk: !!!*** makara benzeri sarılmış ip.
meroce: (isim) Kuşkonmaz. “Bu yıl emme meroce topladuh ha!”
measime/ measimeme: Önemseme, kaale alma/ önemsememe, kaale almama. “Sen beni heç measimiyo(n) ellâam.”
mırıh: (isim) Hayvan gübrelerinin biriktiği fışkılık, ahbunluh dedikleri yerlere ‘mırıhlıh’ da dedikleri halde mırıh sözcüğü tek başına hayvan dışkısı anlamında kullanılmaz. Saman gibi savrulan şeylerde ince toz anlamında kullanılır. “Gaç ordan mırıh üsdü(n)e gelür.
mırıhlıh: (Ahırların yanında hayvan gübrelerinin biriktirildiği yer. “Mırıhlığa düşmüş.”
mısmıl: (sıfat) Beklentiyi karşılayacak nitelikte olan. ‘Hıllı mısmıl’ şeklinde de kullanılır. “Mısmıl bi şey getür.” “Bazarı gezdim, hıllı mısmıl bi şey yoh.”
mil: (isim) Alüvyon. Akarsu ve sel sularının getirdiği ince toprak. “Yolu(n) hafif çuhur yerlerine hep mil birikmiş, batarsı(n)ız.”
mintan (isim) Gömlek.
mücerret: (zarf) Muhakkak, mutlaka, İlla ki, kesinlikle. “Seni, mücerret o gönnderdi.”
miyancı: (isim) Pazarlıkta arablucu. Alış verişte alıcıya/vericiye “Sen bu fiyattan al, sen de sat” diyerek iki tarafın da elini tutan hatırlı kişi. Bu kişi, gerekirse “Farkını ben veriyom; üsdünü ben dolduruyom.” diyebilmektedir. ” “Miyançını(n) eli cebinde olacah arhadaş.”
maarim/marisem: (bağlaç) Meğer. “Başgası sandıydım, marim, senimişi(n)”
mumlu: (isim) Bebeklerin kundaklarından sıvı sızmaması ve içeride höllüğün verdiği ısının korunması için kullanılan brandamsı özellik kazandırılmış yalıtım sargısı.
muşma: (isim) Yumruk. “Aa şincik muşmayı yiycaa(n) ha!”
masimemek: Kaale almamak, önemsememek, dikkate almamak. “Sen de beni heç maasimiyo(n) biliyo(n) mu?.”
mehel: (sıfat) Uygun, yaraşır, münasip. “Ba(n)a bunu mu mehel gorüyon?

N
namtu: (isim) Bıçakların sapsız kısmı, sapsız bıçak. “Elindeki namtuyu sap dahması uçun bıçahcıya uzatdı.”

O
ocahlık: (isim) Şömine benzeri ateş yakılan, yemek, ekmek pişirilen yer.
Ocutma: Psikolojik, fiziksel baskılar uygulayarak dayanamaz hale getirme. Mobbing uygulama. Bezdirme. “Çocuu ocutdular.”
oğendere: (isim)
oğursek: (sıfat) Kızgınlık döneminde olan inek. “Sarı inek oğursek mi? .”
Olgorüp: (zarf) Bir türlü. Hiçbir şekilde. “Çoh uuraşduh emme olgorüp dahamaduh.”
oğure gelme: Kızgınlık dönemine girme. “Sarı inek oğure gelmiş.”
orçum: (sıfat) Nezaketsizce, özensiz, inceliksiz, kaba. “Orçum orçum hareketler, tavırlar…” “Düzgün dut şunu öyle orçum dutma.” !!!!***
ovmaç: (isim) Ufalanmış ekmeğin yağda kavrulmuş hali. “Yine ovmaç yedik.”
oyulgama:  Dikilecek bir şeyi geçici olarak iri dikiş adımlarıyla birbirine tutturma. “Sen onu önce bi oyulgarsa(n) golay dikilür.”

Ö
ödükleme: Sütün gelmesi için ineğin memesinin uyarılmak amacıyla hafif sıkılması. Bu işi buzağı,  burnunu bastırarak, vurarak yapar. “Süt gelmiyosa dana ecük ödüklesi(n).”
öcbe: (sıfat) Tersine tersine harekette sataşırcasına ısrar eden, inatlaşarak huysuzluk eden. “Oğlan o gün heç olmaduu gaden öcbeleşdi.”
özeleme: Salça, yoğurt gibi şeylerin suda hızlı, kolay çözülmesi için ezilerek  karıştırılması. “İki kaşuh yoğurt özele de hamura gatah.”

P
pahıl: (sıfat) Cimri. “Büyüdühçe Pahılın teki olmuş çıhmış.” !!!!***
pampal: (sıfat) Gökrem. Palazlanmış, zayıflıktan çıkmış, gelişmiş. “Çocuklar pampal pampal öyle güzel olmuşlar ki.”
palaz: (isim) Kanatlı kuşlara, civcivlikten çıktıkları, kanatları çıktığı, henüz uçmaya başladıkları dönem verilen ad. “Keklik palazı yahalamış, bırahmışlar.”
partu: (isim) Fırın içi zemininin külünü temizlemeye yarayan, paçavradan yapılma uzun saplı süpürge. “Az dur fırını bi partulayım.”
papura: (isim) Ekmaaşı. Ekmek aşı. Doğranmış kuru ekmeklerin üzerine soğanlı sarımsaklı kaynatılmış sos suyunun dökülmesiyle yapılan yemek. “Papura yapsah da şu ekmekler zay olmasa.”
paşalu: (isim) Yırtmaçlı etekli gömlek benzeri giysi. “Üsdünde bi mavi bi paşalu varıdı.”
perdü: (isim) Bölme, çatı, tavan gibi yerlerde üste atılan toprağı tutması için döşenen tahta, kamış, ot, çalı çırpı türünden kaplayıcı malzemelerin hepsi. “Mezeri(n) kabrisdanını(n) perdüsünü ecük aralıhlı döşediler.”
petni: (isim) Hayvan yemliği. “İnekleri(n) petnileri bomboş.”
pulba/publa: (isim) Yumuşak yastık. Pumba’dan değişmesi olası. “Tertemiz yatah yorgan, yuryumuşah pulbalar varıdı.”
pese(n)ü : (isim. n, nazal) Rutubet. Özellikle ağıl ve ahırlarda görülen nem oranı yüksek hava. “Ahuru(n) pese(n)usü beni daraldıyı, dayanamıyom.”
pertikmek: (nesnesiz) Bir yaranın, ağrının, acının nabız atışları gibi ritmik/ peryodik bir şekilde sokurdamaya, acı vermeye, sancımaya başlaması; depreşmesi, yeniden nüksetmesi. “Uğraşma, uğraşduhca pertikur.”
pic: (sıfat) 1. Nikahsız birliktelik çocuğu. Babası belli olmayan. “O(n)a çocuhluundan beri ‘pic’ diye diye bu hala getürdüler.” 2. Cinsel konulara zaafı olan. Konuları o açıdan değerlendirmeye cinsel içerikli konuşmalara meyilli kimse. “Ahlıma bile gelmedi, ben sen gibi pic döolüm oolum, her şeye bacah arası, bel altı zaviyesinden bahmam.” 3. Aşısız, çekirdekten yetişmiş ağaç ya da ağaç gövdelerinde aşının alt tarafından, anaçtan çıkan ışkınlar, filizler. “Ağaçların piclerini kes de yormasın ağacı.”
piclik: (isim) Cinsellik. Cinsel konular. Belden altı konular.  “Bırah onnarı yauv! Benim picliinen işim olmaz; onnarı(n)ısa işleri güçleri piclik!”
pinnik: (isim) Kümes. “Koş bah bahıyım pinniğe yımırta var mı?”
Polatike: (isim) minnet. Tenezzül. “Heç kimsiye polatikem yoh.”
Puşda: (isim. U, o’ya yakın seslendirilir.) Tomruklar biçilirken düzgün geometrik şekillerde kereste çıkartılamayan kabuğa yakın kısımlardan çıkan tahta. En, boy, kalınlık ölçüsü her yerinde eşit olmayan tahta. Tarlanın düzgün geometrik kısmının dışında kalan kısmı. “Büşüruu(n)altına p(u)şda tahdaları döşedim.”
pürpürüm: (isim) Semizotu. Pek çok anlamında da kullanılır. “Pürpürüm bişüdüm gel yiyek.” “ Bi bah hele, pürpürüm gibi nası sıh olmuş.”

S
sacıyah: (isim) Sacın altına konulan demirden yapılmış üç ayaklı yükselti. “Sacıyah ordaysa getür.”
sadır: (isim) Sidik. İdrar. Hayvanların sidiği için de aynı sözcük kullanılır. “Bi tarafdan sadır gohusu geliyi.”
sahar: (sıfat) 1. Beceriksiz. Kırıp döken. “Gine saharlıım dutdu, düşürdüm.” 2.
Alnında farklı renk olan hayvan. Akıtmalı hayvan. “Sahar inek hasda mı?”
sallasür etmek: İşi yapmaya bir türlü başlamamak, ayak sürümek. İşi bitirmeyi uzatmak için de kullanıldığı olur. Gönülsüzlüğün söz konusu olduğu durumlarda bir süreci uzatmak anlamı taşır. “Hadi ha, sallasür etme gayri.” “O şimdi sallasür eder durur.”
sal: (isim) 1. Bölge, muhit, arazi bölümü. “Yağmur sal yağdı bah bu yanna bi damla düşmedi.” “Pancar, her yıl her yere ekilmez; dönüşümlü olarah sal sal ekilür.” 2. Tabut. “Salımdan dutması(n)lar.” 3. Gölde, ırmakta kullanılan tahtaların çakılmasıyla elde edilmiş yüzey. “Garşuya salınan geçilür.”
salah: (isim) Sürülerin dinlenmeleri için direkler üzerine çatılan mertek işlevindeki ağaçlar üzerine bez, branda, yapraklı dal benzeri şeyler atılarak yapılmış, etrafı açık gölgelik. “Davar salahda yoh.”
sası: (isim) Tuzsuz. “Yemek sası olmuş az duz at.”
sasuh: tatsız tuzsuz genizde küf kokusu bırakan tat. “Oranı(n) suyu sasuhdur.”
sede: (zarf) bayağı, epeyce. “Sen de beni sede saf mı sanıyo(n)?” sekul:(sıfat) Kuyruğu alnı benekli hayvan. semoğ:(sıfat) Sersem, sarhoş ya da uyku sarhoşu gibi. Başı keçelenmiş gibi, bilinç kapalı gibi ve yavaş hareket eden dinamizmini ve reflekslerini kaybetmiş kişi. “Onda bu gün bi semoğluk varıdı.”
senek: (isim) Plastik bidonların yerini tutan ağaçtan yapılmış su kapları. “Senekleri eşeğin sırtından indirmeden doldurdu.”
sepme: Hastalık, yara için bulaşma, yayılma. “Bu hasdalıh ba(n)a ondan sepdi.”
seten: (isim) Bulgur dövmeye yarayan, büyük tekerlek gibi bir taşın daire şeklinde havuz gibi oyulmuş başka bir taşın içinde döndürüldüğü düzenek.
seyillemek: Mercimek, nohut gibi hububatın yemek yapımından önce taşını suyla ayıklama işi. “Mercimeği seyilledim.”
seyip: (Sıfat) Başıboş, sahipsiz, hayvan. “Seyip dana dolaşıp duruyu.” !!!!***
seyi(r)tmek: (nesnesiz) Koşmak. ‘Şip’ yürümeden daha hızlısı. “Seyirt, seyirt!”
serişlemek: Teğellemek. İki parçayı birbirine seyrek dikişle geçici olarak tutturmak. Geniş adımlı dikişle iliştirmek. “Dur önce gabaca bi serişleyim de sen soona dike(n).”
sırıma: 1. Çarık, çorap, kazak vb.nin yırtığını, İki ucu üstüste getirip dikmeden, yama kullanmadan sıkı dikiş ile aralığın örülmesi, çitenmesi esasına dayanan kapama. “Yohsul sırımlı çaruh geyer.”  2. İki aralığın gerilen sık ip ya da iplikle kapatılması. “Sırımlı merdümanı salaacı yerine gullanıyolar, ölüyü onnan daşıyolarıdı.”  2. Ceket, Palto vatkaları ve bunların dolgulu astarları,yorgan, minder mitilleri, yastık, , eğer, semer vb.ni kapitone dikme. “Yasduhları, dolgu malzemesini fazla sıhdurmadan sırı da bezi yırtması(n) ya da inne geçduu(n) yellere çaput parçası dik de gayım olsu(n).”
si: (isim) Çocukların oynadığı çizgi Oyunu. “Si oynuyoduh, yaruda bırahıp geldük.” sinebitti:
sitil: (isim) Bakraç. Kulplu, bakır küçük helke. “Size iki sitil yoğurt getürdüm. İsdeduu(n)uzü alı(n).”
sorutmak: (nesnesiz) Ayakta durmak. “Ne soruduyo(n) öyle; otursa(n)a.”
sohum: (sıfat) Lokma. Lokma büyüklüğünde. “Bi sohum ekmek yesem gözüm açulur.”
sohurdama: (nesnesiz) İçten içe peryodik bir şekilde acı verme. Şiddetini artırarak ritmik bir şekilde ağrı, acı, sızı verme.
sönge: (isim) Eğilip bükülmeyen, kaba saba, eğitimsiz, eli uz olmayan, iri cüsseli kimse. “Hay so(n)ge hay! Devürdü gine.”
suulüm/suğlüm: (sıfat) Pürüzsüz. “Süre süre daşı(n) yüzünü suulümleşdürdü.”
süydürmek: Sözünü dinletmek. Her dediği olan bir konumda olmak. “Şimdilik süydürüyü bahıyım.”
süyüm: Yumaktan, bir kol boyu kadar çekilerek iğneye takılan ipliğin uzunluğunu ifade eder. “Bu yama iki süyüm iplik daa isder.” südem:
sıhılcım: (isim) Stresten, sıkıntıdan olduğuna inanılan sivilce. “Bütün govdsi sıhılcım olmuş.”

Ş
şampur: (isim) Çeyiz işlemede kullanılan kaput bezinin en beyazı; en kalitelisi. “Dört metire de şampur al da yasduh örtüsünü ye(n)iliyek.”
şahımak: (nesnesiz) Bir ağrının, sızının şaiddeti ara ara yükselerek acı vermesi. “Ayah bannaamda bi sızı var, şahıyıp duruyu.”
şahşah: Gürgen ağaçlarında görülen ve bilye gibi oyun oynanan mantarımsı oluşumların büyükleri. Küçüklerine “gozah” denilir. (İki şahşah ver on gozah veriyim, var mısın?” şalah: (isim) Kavun karpuz gibi sulu yiyecekler ve bunlardan oluşan hayvan yemi. “Bahma bugün bi deri bi kemuk goründuğüne yarın şalağı yeyinci dirülür.”
şaşon/şaşan: Diz altına kadar uzanabilen uzun boğazlı çorap. “Ye(n)i şaşanlarını geymiş geliyi.”
şefil: (sıfat) Fazla pişmiş, sulu, lapalanmış. “Yemek birez şefil olmuş.”
şıltah: (isim) Velvele, söz ve davranışlarla ortalığı ayağa kaldıracak şekilde dışavurum.  “Adamda bi şıltah, bi şıltah; yere goğe sığmıyı.”
şıltahcı: (sıfat) Şıltah yapan. “Sakince otur bi şuruya; şıltahcılıh etme.”
şıhırdım: (sıfat) Nesneler için çok sık, aralıksız anlamında kullanılır. “Bi görse(n) şıhırdım gibi er(u)k vermiş.”
şinnemek: (nesnesiz) Gülerek eğlenmek. “Yeter, çoh şinnedi(n)iz; çoh gülmeni(n) so(n)u ağlamahdur.”
şip: (zarf) Hızlı, çabuk. “Şip gel.”
şo: (sıfat, zamir) Uzaktaki bir şeyi göstermek ya da kastetmek için kullanılır. “Şonu bu işe katma.” “Şonu buruya getür.” “Şunu galdur, yerine şonu getür goy.” Örneklerden anlaşılacağı üzere, yanındaki bir nesneyi “bu”, yakınındakini “şu”, uzaktakini “şo” sözcüğü karşılamaktadır. Aynı şekilde yer kastedildiğinde de “bura”, “şura”, “şora” sözcükleri kullanılmaktadır.
şöllek: (isim) Akan ağız suyu, salya. “Ağzından şöllek hiç eksuk olmaz.”
şöllekli: (sıfat) Salyası, ağız suyu akan. Ağız suyunun akmasını genellikle kontrol edemeyen. “Sus, şöllekli!.”
şu: (sıfat, zamir) Yakındaki bir şeyi göstermek veya kastetmek için kullanılır. “Şunu uzatsa(n)a.”, “Şunu gorüyo(n) mu?”

T
tar: (isim) Kuş, tavuk ve horozların üzerine çıkarak tünemeleri için duvardan duvara uzatılan sırıklar. “Şu ağaçdan iki dal bıda da tar yapah.” tatallama: Etin tam pişirilmeden suyunu salıp çekinceye kadar haşlanması. “İç malzemelerini hazırlıyanaca et birez tatallansı(n).”
teki: (zamir) Biri anlamında kullanılır. “O adam üçkaatcını(n) teki.” “Yalancını(n) tekisi(n) sen.”
terpoş: (isim) Düz, geniş kenarları oymalı süslü bakır yemek tabağı. Süssüz olanı zaan. “Terpoşlar tereklerde düzülü olurdu.”
terek: (isim) Raf. “Bulaşuh yıhanur yıhanmaz, ıslah ıslah, teraa düzülmez.”
tığ: (isim) 1.Tınaz. “Yel çıhmışıken tığı savurah.” 2. Kalın örgü mili. “Sen bu batdaniyeyi gaç numara tığınan ördü(n)?” Bu sözcük için, Güncel Türkçe Sözlükte, “… ucu çengelli kısa şiş” denilmektedir.  Sözcük, bu ve diğer anlamlarında burada da kullanılmaktadır. O nedenle bütün anlamlarını buraya kaydetmedim. !!!!***
tille: (isim) Eşek yüklerken, bir yanı yükledikten sonra diğer yana geçerken semerin yüklü tarafa ağmaması için altına direngeç olarak dikmeye yarayan ucu çatal çubuk, değnek. “Seni(n) tilleni(n) ucu mudullu mu?” (mudul: nodul. Hayvanların yürümelerini veya hızlanmasını sağlamak amacıyla dürtmek için üvendirenin ya da kısa çubuğun ucuna çakılı çivi.)
tirki: (isim) Hayvanların yemlerini kararken kırma, arpa, mısır gibi katkı maddalerini çuvaldan alıp yemliğe aktarmaya, su doldurup boşaltmada hamam tası gibi, maşrapa gibi kullanmaya yarayan, ağaçtan oyularak yapılmış kulplu tas, kap. “Bu gaden samana iki tirki kepek gatıyom.”
tiğrek: (isim) Panzehir. Ağu etkisini ortadan kaldıran. “Hem ağusunu hem tiğrani verür o.”
tömek: (isim) Ahırlarda hayvan gübrelerinin dışarı atılması için açılmış penceremsi bölüm. “Fışgıyı attuh da tömek açuh galdı.”
tut: (isim) Bebekler, çocuklar kast edilirken erkeklik organı anlamında kullanılır. Aynı anlama gelen ve Güncel Türkçe Sözlük’te geçen ve bundan daha kaba kullanıma ait olan sözcük “çük”tür. “Çocuu(n) tudunda bi şişlik peyda oldu.”
tülemek: İyice budamak. Uzantılarının tamamını dipten yok etmek. “Dalında yapraanda bi şey gomadı, eycaameli tüledi. “
tüllü tevür: (sıfat) Çeşit çeşit. “Onun tüllü tevür işleri olur.”

U
Uruplaa: (isim) 1. Zahire ölçmekte kullanılan yaklaşık 20 litre hacimli kap, ölçek. “Uruplaa nerde?”2. Bu ölçekle ölçülmüş nicelik. “Üç uruplaa tohumluh buuday aldım.” “Bi urupla buğday aşşa yoharı 16 kilo gelür.”
uz: (isim) Ustalık, el yatkınlığı, uzmanlık. “Onun eli uzdur.”
uylama: (nesnesiz) Rahatsızlık verecek kadar ısrar etme. “Yeter, uylama artık!”

Ü
ülüng(u)r: Kavrularak yenilebilen bir tür yabani ot.
üzülme: incelip kopacak hale gelmek. “Umudu üzülmüş artık.” “Gazaa(n) dirsekleri üzülmüş.”
ütmek: 1. Ele geçme.kazanç, kâr elde etme. “Getdin de ne üttü(n)?”  ” Biz bu işden ne ütecuuk?” 2. Galip gelme, kazanma. “Üç el üsdüsde biz ütduk.”

V
vazanya: (isim) Tokat ilinin Turhal ilçesine bağlı şimdiki adı Ayranpınar olan köy. “Vazanyalı.”
veraan: (Sıfat) Hafif meşrep. Yoldan çıkmış. Cinsellikte seçici olmayan, arzulu gibi anlamaları barındırır. “Gülaan, veraan olur.”
Para karşılığı ilişkiye girmeyi ifade etmediği için bu sözcüğün anlamlarına “faahişe” ve eş anlamlılarını yazmadım.
vesait / vasayıt: (isim) Ulaşım aracı. “Dün çarşuya enmiye vasayıt bulamadım; yayan getdim.”
vezek: (isim) Uçkurluk. Giysilerin belinde, paça ve kol uçlarında uçkur ipi veya bel lastiği geçirilen bölüm. Pankart, bayrak flama gibi şeylerin gergin durmalarını sağlamak için çubukların takılacağı bölüm. “Pantunu(n) paçasına vezek çevürek de lasdik dahıyım.”
vij vij vij veya hırr vij vij vij: (ünlem) boğasamış ineklerle boğa çiftleştirilmek istendiğinde boğanın atlaması için kullanılan seslenme söz grubu. “İnaa ö(n)ünde on dakga dolaşdurduysa da Defalarca hırrr vij vij vij dedi çabaladıysa da yoh, tosun olgorüp atlamadı.”

Y
yaannı: (isim) Vücutta sırt bölgesi. “Yaannıma bi peşgir goysa(n)a.” (Peşgir: havlu.)
yadıma: Yabancılama, uzak durma. “Galabalıh evde böyüyen çocuh golay golay adam yadumaz.”
yamçu: Çobanların yağmurdan, rüzgardan korunmak için ve uyku tulumu gibi kullandıkları keçeden yapılan, sandalyeye takar gibi omuza takılan kolsuz giysi. “Yamçusunu sele gapdudu.”
yarımlaa: Uruplaa’nın yarısı. Bknz. Uruplaa. “Çoğunu aldım, galanı yarımlaa gelmez.”
yaşmah: Üçgen şeklinde katlanarak başa atılan tülbent ya da eşarbın öndeki bir ucunun gıdıktan çevrilerek ağızı kapatacak şekilde sıkıştırılarak bağlanma biçimi. “Daa yaşmaanı baalıyamıyı.”
yaşar: (isim). Henüz boğa olmamış erkek dana. Ayranpınar Köyü’nde ‘boğa’ya ‘tosun’ ; tosuna da yaşar denilmektedir. (Buzağı, dana, tosun, boğa, öküz gibi adlar ayrı türlerin adı değil sığırların yaşlarına göre aldıkları adlardır. 6 aya kadar buzağı; 6-15 ay arası, dana; 2 yaşına kadar tosun, 2 yaş sonrası boğa adını alır. Kısırlaştırılmış boğaya öküz denir. Henüz boğaya gelmemiş dişi danalara ilk doğumlarını yapıncaya kadar düve denilir. Doğurduktan sonra inektir artık.) “Yaşar toplayıp gurbanaca beslemiye garar verdim.”
yatalga: (isim) Sığırın, davarın, hayvanların otlatıldıktan sonra dinlenmeye çekildiği yer. Konuklar için de gezip dolaştıktan sonra konaklayacakları yer anlamındadır. “İzlerden belli ki yatalgaları buraymış.”
yazu: (isim) Kır, arazi, açık hava. “Yaz gelinci yazuda yataruh.”
yazulama: Hayvanların kaçıp uzaklaşması. Tezikme.Bir yerden ayrılmaması gerekirken ayrılmış olan insanlar için de kapalı istiareli bir şekilde kullanılır.“Gine yazuladı mı, neriye getdi şimdi?”
yek: (sıfat) Tek. Bir. Sadece. Farsça’daki anlamıyla kullanılmaktadır. “Yek moturunan mı getdi?” yekvücut/ yekpâre:  Tek parçadan ibaret olan anlamlarında kullanılmaktadır.
yedecek: (isim) Koşum takımlarında kayışın bir ucunu öbür ucundaki yarıktan geçirdikten sonra düğme görevi yapması için takılan ağaç kilitleyici. “Yedecek düşdü mü yoosa?”
yelli: (zarf) Hızlı. “Az daa yelli yörü.”
yelmek: (nesnesiz) 1. O işe bu işe, o tarafa bu tarafa koşma, dönüp durma, hizmete bakma. 2. Yenik konumda olmak. Örneğin çelik çomak oyununda çeliği karşılayan takımda olmak. “Gaç senedür hızmatına yeldürüyü.” “Mal guderken hep beni yeldürüyü; malları hep ben çevürüyom.” “Bu gunki oyunda iki kere biz yelduk üç kere onlar yeldi.”
Hareket gerektiren oyunlarda rakibi yenik pozisyonda tutarak yorma, koşuşturma.
yeğnik/ yeğni: (sıfat) 1. Hafif. Çocukça davranışlarda bulunan kişiler için de kullanışlır. “Ağır daşınan batman doğeller, yeğni daşınan g(o)t sileller.”
yeldirme: 1. Birini ya da birilerini o işe bu işe, o tarafa bu tarafa koşturma, döndürüp durma. Hizmetine baktırma. 2. Yenik konumda olmak. Örn. Çelik çomak oyununda çeliği atan takımda olmak.
Hareket gerektiren oyunlarda rakibi yenik pozisyonda tutarak yorma, koşuşturma. “Kim çoh yeldürdü?”
yekinme: (nesnesiz) 1. Atlamak, hamle yapmak için yeltenme, çırpınmak, girişimde bulunma. 2. Dizleri esneterek kalçayı ileri geri hareket ettirme. “Can havliynen atladuum dereyi daa soona yekiniyom yekiniyom geçemiyom.” “Halay çekerken sağa sola esneyip yaylanurken adam gibi davranmıyı, nerdeyse yekiniyi diyolar.” !!!!***
yel ahıl: (sıfat) Gelgeç akıllı. Bir aklı bir aklını tutmayan. Bir konuda yeterince düşünüp araştırmadan hemen harekete geçen.
yeygu: (isim) (Hayvanlar için) yiyecek, yem. “Gış gelmeden yeygu bitti.” “Az bekle; Mallara yeygü verip hemen geliyom.”  
yiğmek: (nesnesiz mi) Kokmak. “Etinen dınnah arasına giren yiğer çıhar; onnar baba-oğul, garışma sen.”
Yiti: (sıfat) Tat ve renk gibi konularda nicelikçe yüksek. Koyu. “Bu yemaa(n) duzu yiti olmuş.” “Şurayı çoh yiti boyamışı(n); az aç.”
yok: (isim) Herhangi bir sıvının izi, bulaşığı. “O tabakta yemeğin yoku var; başga tabah al.”
yoğurtmaç: (isim) Un, su, maya, tuz, tereyağı, zeytin yağı, kullanılarak yapılan istenilirse, susam ceviz, yumurta sarısı da katılan “Turhal Yoğurtmacı” adıyla 2012 yılında coğrafi işareti tescillenen yiyecek. Haşhaşlısı, cevizlisi, sadesi olan bir tür çörek. “Uzahdan geleni(n) eline bahallar; gederken şurdan yoğurtmaç gotür.”
yunah /yunnah: (isim) Günümüzdeki banyonun karşılığıdır. Ancak evlerin müştemilatı olarak bağımsız birim olarak inşa edilen, içinde çamaşır yıkanılan, banyo yapılan mekandır. Etrafı duvarlarla çevrili bir oda içine açılmış su kuyusu, ocaklık ve çamaşır yıkamaya elverişli taştan ya da kütükten zemin bulunur.
y(u)klü: (sıfat) Gebe, hamile. “Şu etten o(n)ce çocuhlarınan yüklü, emzikli gelinlere verin birez; gohmuştur.”
yüznumara: (isim) Tuvalet. Hela. Ayah yolu. W.C. “Yüznumarada fazla durulmaz.”
yüzük sahlama: (isim) Genellikle düğünlerde, davulcu odalarında gençler arasında oynanan; saklanan yüzüğün bulunması, bulunamaması halinde bir ucu düğümlü peşkir (havlu) ile avuç içine vurularak ceza vermeye dayalı bir oyun. ”Gece yarusuna gaden yüzük sahlama oynaduh.”

Z
Zauzu: (isim) salatalık, hıyar. “İki kilo zavzu aldım.”
Zanah: (sıfat) “Onu(n) bu yapduu zanahlıh d(oo)l de ne şimdi?”
zabındırıh: (isim) Kağnının okuna asılan ve içine mazının aşınmaması, yanmaması için sürülen yağın konulduğu büyükçe boynuz. Boynuzdan kap. “Bunu(n) zabındırıı mı eksük, baarıp (veya gıcılayıp) duruyu.”
zeklenme: Eğlenerek, alay ederek, taklit etme. “Utanmıyo(n) he mi? Bi de zekleniyo(n).” “Baba(n) yaşında adamı zeklenmiye utanmıyor(n) mu?”
zelve: (isim) Boyunduruğun öküzlerin boynundan çıkmaması için boyunduruktaki deliklerden geçirilmiş öküzlerin boyunlarının iki yanından aşağıya uzanan ve alt uçlarından bağlanan eğri çubuklar. “Ha babam ha, zelve mi dayanur bu(n)a!” “Zelve bağı gopdu.”
zelve: (isim) Asma kilitli kapılarda kapı ile söve arasında köprü kurarak açılmayı engelleyen zincirimsi parça. “Gapıyı kilitlemese(n) de barı zevesini dahaydı(n).”
zılgıt: (isim)Tehdit içeren Tembih, öğüt.Sıkılama.“Çocuğa zılgıt verip köreleme.”
zılgıdı yeme: Birinden zılgıt görme. “Zılgıdı yedi ki daha gıpırdar mı?”
zoğal: (isim) Kızılcık. Kiren. “İki zoğal yedim, dişim gamaştı.”
zokel: (isim) Zayıf, düşkün, hastalıklı olma hali. “Şu zokel goyunlar çalmarda galsın da goz gulah olu(n).”  Genellikle, hasda zokel olma şeklinde kullanılır. Zayıf, düşkün, hastalıklı duruma düşme anlamındadır. “Ee, ne var ne yoh, ölen, yiten, gaçan, gurtulan, hasda zokel var mı o yanda?” “Gendü(n)e eyi bah, hasda zokel oluyum deme.”
zollu: (sıfat) 1. Çok iyi. Beklentinin üstünde niteliklere sahip. Güçlü 2. Bir durum, bir iş için söylenen söze karşı “Hem de öyle bir olur ki”, “Neden olmasın” “öyle de bir” gibi itiraz anlamı içeren cümleler kurmakta da kullanılır.   “Zollu ayaggabı valla!” “Seni(n) makine daha zolluymuş.” “Zollu da olur.” “Nesi var, zollu da adam!”
zor etme: ( nesnesiz) Bir konuda ısrarcı olma. İstenmeyen bir yöne ısrarla yönelme. Bir konunun çok üstüne gitme. Zarar verecek kadar uğraşma, güç kullanma. “Zor et daha, şimdi silleyi yiyecaa(n)!” “O yanna bu yanna zor edinci oğendereyi depesine çevürdü.” “Zor etme, gıra(n); bi usta getür.

LAKAPLAR


Not: Nazal n’ler (n) şeklinde gösterilmiştir.

Lakapların her birini baş harflerine göre sözlüğün içine yayıp, karşılarına sözcük anlamlarını belirtmeden “Bir lakap.” Yazmak yerine, Ne gibi sözcüklerin lakap olabildiğini göstermesi ve  dolayısıyla yöre insanı üzerine psiko-sosyal veri tabanı oluşturması bakımından bir arada yazmak daha uygun görülmüştür.

Aşağıdaki örneklerden görüleceği üzere lakaplardan kimilerinin,  lakap olmaktan başka bir anlamı yoktur. Anlamlı sözcükler de lakap olduklarında Güncel Türkçe Sözlük’teki anlamlarından uzaklaşır, lakap anlamlarında kalırlar. Örneğin “keklik” sözcüğü anlamlı sözcüktür ancak bilinen anlamıyla Güncel Türkçe Sözlükte olduğu için yazımızın kapsamı dışındadır. Lakap olarak sözlüğe yazmış olsak yabani bir kuş türü gibi bir anlamdan uzaklaştığı için belirtmeye gerek olmayacak, yine: “bir lakap.” demekle yetinecektik. Lakapları “sözlük” kısmına yazmak bu nedenle de uygun görülmemiştir.

Kısacası köyde, “Cahman”, “Dapcı” gibi anlamsız olan sözcükler, “Keklik”, “Goğ” ; “Tohatlı”, “Çallı” gibi anlamlı olan sözcükler, “Çavuş”, “Ağa”, “Mıhdar” gibi ünvanlar lakap olabilmektedir.

Ünvanların, isimden önce de sonra da kullanıldığı görülür. Mıhdar Yusuf, Üsüyün Çavuş, Ismayıl Çavuş… gibi.

Buraya öğrencilik yıllarımdan beri önemsediğim ve dilbilimciler için önemli olacağını düşündüğüm bir not düşeyim: Gramerle ilgili kitaplarda “Dapcını(n) Memmet” gibi bir eksiltili İsim tamlamasına değinilmemiştir. Tamlanan ekinin düşmesine ve bu tip tamlamaların yaygın kullanıldığına tanık olduğumuz bu durumu, yeni bir tamlama şekli olarak göstermek gerekebilir. “Belirtili isim tamlaması” (kapının kolu) değil, “belirtisiz isim tamlaması” (kapı kolu) değil,” kimilerinin sıfat tamlaması”, kimilerinin “takısız tamlama”dediklerinden (On iki, bahçesaray, çelik bilek) değil, “Zincirleme isim tamlaması”(sınıf kapısının kolu) da değil; eksiltili tamlama (yurdum, eviniz) da değil, burada söz konusu olan, Tamlanan eki düşmüş isim tamlamasıdır. (İyelik grubunda bizim evimiz yerine bizim ev, sizin eviniz yerine sizin ev, onun evi yerine onun ev kullanımı vardır. “Şu ağaçların arasından görünen sizin ev mi?” gibi. Burada da tamlayanı adıl (zamir) olmadığı halde tamlanan ekinin düşmesi söz konusudur.) Mevkii adlarında da dikkatinizi çekmiştir belki, burada hatırlatalım: “Emüllaa(n) Çal.” Köyün dilinde –tespit ettiğim kadarıyla- Türkçe gramerden, sözdizimi (sentaks) bakımından farklı olan ve halk dilinde başka yerlerde de görülen tek durum budur. “Aametleri(n) memmet”

Lakaplar, bir konsensüs meselesi olup, incinme, kırılma, gücenme, darılma, küsme, kavga, kin nedeni olmaz ve herhangi bir aşağılama, ötekileştirme, ayrımcılık içermez. Yine de, her ihtimale karşı, yayına koymuyorum.

Unvan grubu niteliğindeki bu söz kalıplarında lakap başta da sonra da bulunabilmektedir. (Ali Çavuş, Mıhdar Memmet”… gibi.)

Not: Kullanımlarına tanık olduğum lakaplar, akademik çalışma yapacak olanların yararlanabilmesi amacıyla özel dosyamda listelenmiştir. İstenmesi halinde özel görüşmelerde paylaşabilirim.

İKİLEMELERE ÖRNEKLER:
Aldır ayaz, allem gallem, ateş ıldırıh, bayır bacah, bel bıhın, hasda zokel, hıllı mısmıl, çangıl çatah, çul buçuh, mıçıl mıçıl, tapu temes(u)k, yazu yaban, yaamur yaş, zorun topuzun…

DEYİMLERE ÖRNEKLER:
Ağudu goyvermek:
Elâa kepaane garışmah (Eleği kepeğine karışmak):
Gamaşuna bahmamah (Kamaşığına bakmamak):
Gulahları dikmek:
Guyruu duğlemek:
Hem ağusunu hem tiğrani vermek:
İti(n) ayaanı daşdan esirgememek:
Tekeden koremez sağmah:tebeşire peynir bahışlı olmak:
polatike etmemek:
Ne gulaa dikilmiş ne si(n)iri boğulmuş:
yazıda yabanda kalmak:

DUALARA ÖRNEKLER:
Allah ne dilaa(n) muradı(n) varısa versi(n).
Dutduu(n) altun olsu(n).
Allah razı olsun.
Allah yardımcı(n) olsu(n).
Hazreti Ali yardımcı(n)/ şefaatcı(n) olsu(n).
Hızır yoldaşı(n) olsu(n).
Hacı Bekdeş gılavuzu(n) olsu(n).
Gapı(n)a Hızır uğrası(n).

YEMİN SÖZ KALIPLARINA ÖRNEKLER:

Vallaha da billaha da…
Eve dönmek nasıp olması(n) ki.
Çocuumu(n) ölüsünü öpüyüm ki…
İmam Üseyn kessi(n) ki…

REDDİYELERE  (OLUMSUZLAMA , DEĞİLLEME) ÖRNEKLER:
Bu başlık altında “Hayır, inanmıyorum, gerçekten mi? katılmıyorum sana. Öyle deme!” gibi anlamları karşılayan söz kalıplarını bulacaksınız.
Eyi heri!
Eyi heri sen de!
Hass…tir!l.
Yoh!
d(o)ül
öyle d(o)ül.
Yoh yauv!
Hadi lan sen de!
Hass..tir lan!
Heç de bile!
Yaaa, ne diyo(n) ne diyo(n)!
Yaaa, ne demeli!
Yoh daha neler!
dooru söyle.
Vallaa de.
Yalan!
Yalancını(n)?
Yalanı(n)ı s.iyim.
Yalancını(n) anasını…?
Yalancınıı(n) anasını s…i mi?
Yoh canııım?

BEDDUALARA ÖRNEKLER:
Gara habarı gelesice,
Geberesice,
Gapısına gara kilit vurulasıca,
Bunnu(n)dan fitil fitil gelsin e mi!
Yatahlara düş de bi yudum su diye mer mer mele e mi!
Yatahlara düşüp de yaralarına gurt düşesice?
Töremiyesice,
Koküne gıran girecce
Eşşek depsi(n)/ govalasın
Eşşek .ksin
A.nı .otünü gır eşşek .kesice,
A.(n)ı .otü(n)ü eşşek .ksin e mi!
.otüne eşşan ala .araa girsi(n) e mi!
Südüklüğüne daş durup da inim inim i(n)iliyecce!
Allah! Dili(n) dutulsu(n) e mi!
Dili dutulasıca
Ocaa söyünesice, ocaa(n) sönsü(n)
Başı(n) pı(n)ar ayahları(n) g(o)l olsu(n)
Yerinden galhamıyacca
Zabaa çıhamıyacca. (Sabaha çıkamıyasıca)

SORU ŞEKİLLERİ:
Soru şekillerinde bir farklılık yoktur. 1. Soru eki ile (Ünlü uyumuna girdiği ve önceki sözcükle birleşme eğiliminde olduğu için “mi”, “ile”, “de” sözcüklerine ben ek diyorum.); 2. Tonlamayla; 3. soru sıfatlarıyla; 4. soru zamirleriyle; 5. Soru zarflarıyla soru cümleleri kurulmaktadır. 6. “Düş görmüş olmayasın”, “Vefa’yım içimden geçeni bilen /bir cevher var sende yâr olmayasın” biçimlerinde ‘Düş mü gördün yoksa?’, ‘Yâr mısın yoksa?’ gibi kuşkulu soru anlamları vardır. Buna, kuşkulu soru biçimi diyebiliriz.7. “Bana buğday ekimini anlatsana”, “Gezdiğin yerleri anlatsana” bu gibi cümleler de gizli (düşmüş) “nasıl”, “ne” gibi sözcükler varmışcasına soru anlamı barındırır. “Şu andan itibaren sorgudasın. Adını söyle.” cümlesinde “Adın ne? Söyle.” cümlesi gizlidir. Bütün bu söylenenler Türkçe’nin gramerinde zaten vardır; soru cümlelerinde Ayranpınar (Vazanya) Köyü’ne özgü bir durum yoktur.
1. Ali getdi mi?
2. Ya getmediyse?
3. Ahmet geliyi dedi(n). Memmet?
4. Ali gaç tane aldı?
5. O gelen kim idi?
6. Ahmet ne faat gediyi? (Ahmet ne zaman (ne vakit) gidecek?)
7. Ba(n)a gosder bahıyım, nerden aarı geldi(n)?


OYUNLARA ÖRNEKLER:
Ganlı gaya- Kanlı Kaya
Yüz(u)k Sahlama- Yüzük Saklama Vızz
Değnekli Can Can
Çelik
K(o)rebe- Körebe
Siine Bitti (Saklanbaç)
Sinsin
Si
Orta Sıçan
Yahan Top- Yakan Top
Çattı Pattı Kaç Yaptı (Uzun Eşek)
El Topu
Ayah Topu- Ayak Topu, Futbol
İp Atlama
Ayahdan Atlama- Ayaktan Atlama
Gozah
Enek (k, orta damaktan
Gazoz gapaa- Gazoz Kapağı / Para
Üç Daş- Üç Taş
Dohuz Daş- Dokuz Taş
Beş Daş- Beş Taş
Dama
İskambil (Altmışaltı, Bom, Üçlü, Pis Yedili, Üç beş sekiz…)
Okey
Domino
Ev Almaca Kare
Adam Asmaca (İsim Şehir Nehir)
Davul Zurna Oyunları ve Halayları:


ATASÖZLERİ:
“Atadan Anadan Kalanlar”  başlığıyla geçmişte paylaştığım uzun yazıdan, köyün söyleyiş özelliklerinin iyice kavranması için “bir ambar buğdaydan bir avuç çeşni yeter” hesabı, tadımlık aktaracağım bu bölümde, çocukluk çağlarımda yakın çevremden (“anadan, atadan”) duyduğum atasözlerini, hangi durumlarda kullanıldıklarını da kısaca belirterek yazacağım. Bu bölümü, bölge insanının filozofane bir kavram alanına ve bakış açısına sahip olduğunu göstermesi açısından önemli buluyorum. Aşağıdaki sözlerde kaynak kişi, Tokatlılar’dan “Dapcını(n) Mısdafa” lakabıyla bilinen babam Mustafa Özdemir (1922- 1993)’dir.

Not: Bunların dışında Atasözlerine sitemizdeki “Anadolu Öğretisi 1 Kolektif Akıl” başlıklı yazıda geniş yer verilmiştir.

1.
Kavahda nar biter mi? (kavakta nar biter mi?)
-Hemi de gafam gibi     (Hem de kafam gibi)
-Gırıh mı?                        (Kırık mı?)
-Kül haşaş!                      (Kül haşhaş)
Bu sözü söyledikten sonra: “Sizinkisi bu.” Ya da “Size bu lazım.” Gibi sözler gelir. Bu dialogda olduğu gibi anlaşmaya ne var; beklentiyi tahmin eder, ona uygun sözleri söyler, anlaşırsın; ama -anlaşamama pahasına da olsa- alternatif düşünce bildirmek marifettir gibi anlamları karşılayan bir söz grubudur bu.
2.
Geçme namert köprüsünden go aparsın su seni.
Muhannet, namert olanla ilişkiye gireceğine öl daha iyi.

3.
Ben dünyayı damlaması(n) deyin çıynamıyom.
Ben, aptal değilim, aptal aptal yaşamadım; yaşadığım yılların birikimine sahibim.
5.
 Nenni diyom yoh hopuç diyom yoh; çocuk senin beşiğini .kerim.
“Senin sorununu çözmek için elimden gelen alternatifleri sıraladım. Sen bunlardan biriyle yetinmeyeceksen sorunun umurumda olmaz. Ben elimden geleni yaparım, ötesine karışmam; vicdanım da rahatsız olmaz. Hatta seni “incitirim” bile.” anlamında bir söz.
6.
Al atını,.ikerim tımarını.
Diyetli bir ilişkiyi reddetme.
7.
Hep ö(n)ün ohşanursa eyi; arha(n)a el atınca hopluyon.
“Sen ilişkilerini hep istediklerin oldukça, işine geldiği gibi hareket edildikçe yürütüyorsun; olmaz. Bazen de istemediğin şeyler yaşanabilir; bunlara da tahammül göstermelisin.” Denilecek durumlarda kullanılır.
8.
Babayı dinlemeyen evlat, kocasından geç galhan avrat, üzengiynen yürüyen at, h(e)ç durma at, başı(n)dan def et..
İş gerekleri, beklentiler açısından İdeal değilse bile mutat olanlar dışındaki ilişkilerine bir an evvel son ver.
9.
Asıl azmaz gurd enuğu kopeğ olmaz; aslında varısa dınnaanda getürür.
Soyaçekim.
10.
Keyf ehline keyf verür gayfeni(n) gaynaması; eşşaa yoldan çıharur sıpanı(n) oynaması
.
İnsan, kendi halinde yapmayacağı bir şeyi, ortam, bağlam etkisiyle yapabilir.
11.
Sıpa eve gelecek gelmiye de mahallenin picleri bırakmıyı.
İnsanın yapması gerekeni yapmasına bazı durumlarda başkaları engel olur.
12.
Sığır ağraayinen (sürüsüyle) getmiş; sen ala dana izi arıyo(n):
Çok kaybın yaşandığı yerde az kaybın kaygısında olana söylenir.
13.
İkram diye eşek boğazladık murdar diye yemedi: İkramı, daveti sevgiden değil, mecbur kaldığı için yapanlara ve gidilmezse gelgelleyenin sevineceğini düşündüğü durumlarda söylenen bir söz. reddedilince, altta kalmamak için de söylenir.
14.
Ali evlenmiş Gullü gelin olmuş veya Ali evlenür Gullü gelin olur :
Zamanla çok şeyin değişeceğini, değişmiş olduğunu ifade etmek için kullanılır.
15.
Dahunduu tek dabanca üsdü başı gayıştan görünmüyü.
16. Sözle aynı anlamda. Yaptığı işi abartılı yapan  gösteriş düşkünleri için söylenir.

16.
Gutd(u)ü iki geçi, ıslıı dağı daşı dutuyu.
17.
Yem bizden yımırta oruya.
Karşılık alınamayan iyiliğin anlatımında kullanılır. Özellikle de iyilik ettiği kişi başkalarına cömertlik sergilediğinde…18.
Tasavvurdan bişen pilava gafam gaden yağ da benden.
Hayalperestliği eleştirirken kullanılır. 19.
Dostu(n) surfasında ben yemem deme; elin varsı(n) gelsi(n) yemezse(n) yeme.
Ortamı bozma, ortama uy. Muhabbette ol, sofradan maksat, muhabbettir.20.
Ben Allah allah tay (o)ğrediyom; sen gelmiş guyruunu(n) altına tiken gısdırıyo(n).
Zor bir işi başarmaya çalışırken, engelleyebilecek şeyler yapanlara söylenir.21.
İnce yeğin biyimiş; incelmesem yeğ imiş.
Fazla titizlenmenin karşısında kıymet bilen bulunmadığı durumlarda söylenir.22.
Etinen dınnah arasına giren yiğip çıhar.
Akrabalar arasındaki bozuşmalarda yabancılar fazla işin içine girerse bozuşanlar düzelir barışır da araya giren kötü olur.
23.
Yarımı yeme, bütünü bölme, ye misafir ye.
Öyle kurallar koyarsın ki insanı iş yapamaz hâle getirirsin. Böyle olmayacaksın.
24.
Gara boğaz deresi getürür yüz garası.
Yeme içme düşkünlüğü, insanı kötü durumlara düşürür.25.
Herkes gicişen yerini gaşıyı.
Herkes gereksinimlerini giderme derdinde.Kimsenin başkasının ne durumda olduğuyla ilgilendiği yok.
26.
Gevilmeden yudulmuyu/ yudulmaz.
Emeksiz yemek olmaz.
27.
Ben “Hadımım.” diyom; sen, “Oğlu(n) gızı(n) var mı?” diyo(n).
28. sözle yakın anlamda. İletişim sorunu. “Alıcı”nın (muhatabın) yetersizliğini belirtmek için kullanılır.
28.
Ben diyom “yel dearmeni” sen diyo(n) “Suyu nerden geliyi?”
29.
Lâlek benim neden guşum, gelür yazın gerder gışın.
Yanyanalıkta, birliktelikte, , arkadaşlıkta, dostlukta süreklilik olmadığı; iyi günde yanında olup kötü günde yanından uzaklaşıldığı durumları eleştirmek için kullanılır. Sürdürülebilir olacağından kuşkulanılan ilişkileri yargılamak için de kullanılan bir sözdür.
30.
Size gedek yiyek içek, bize gelek gulek oynuyah.
Bir arada bulundukları, arkadaşlık ettikleri halde, Eli cebine varmayanlarla ilişkiyi nitelendirmek için kullanılır.
31.
Baba oğula bağ bağışlar da oğul babaya salhım bağışlıyamaz.
32.
Allah gardaşı gardaş yaratmış, kesesini ayru yaratmış.
Medar-ı maişet motorunun işleyişini özetlerken, bireyselliği teşvik için kullanılan bir söz.
33.
Ağaca balta vurmuşlar, “Sapı bendendür.” demiş.
Bu söz, Gartala bi oh dağmiş; “gendü ganadı(n)ı yohla.” demişler.” sözüyle anlamca özdeştir. Kişiye zararın kendi yakınlarından geleceğini anlatmak için bu iki sözün de kullanıldığını duydum.
34.
Hamam suyuynan dost go(n)üllenmez.
Dost ağırlayacak, bir kişiye ikram edeceksen beleşe yeltenmeyeceksin, harcayacaksın, anlamında kullanılan bir söz.
35.
Gaşuunan birukdürek kepceynen dağıt.
Zor kazanılmış birikimin savrukluğa varan harcama şeklini nitelerken kullanılır. “Elçim elçim topladuumu anadut anadut at” da derdi babam. Bunlar, genellikle çok küçük harcamalarda abartarak mizah üretmek için örneğin simit alsan da söylenebilirken bazen de gerçekten gereksiz ve çok görülen harcamalar için kullanılan sözlerdir.
36.
Gurdu(n) goğnü goğ dereye, it de sürer goğ dereye.
Başkasının istediği doğrultuda hareket ettiği halde kendi öyle istemiş de yapmış gibi görünenlerin, etkisizliğini belirtmek için kullanılan bir söz.

37.
‘Oha’ vardır öküz durdurur; ‘oha’ vardur zelve gırdurur.
İletişimde üslubun önemi vurgulanırken kullanılır. Sözün ezgisine, vurgusuna, tonlamaya amaca göre biçim verilmesi gerektiğini belirten bir sözdür.
38.
Harmana giren eşşek dirgene dayanacah.
Kişinin eylemlerinin sorumluluğunu alması gerektiğini belirtmek için kullanılır.
39.
Ben can alıp can veriyom yar gelmiş sinem ohşuyu.
İletişimde ‘alıcı’nın ne durumda olduğunu bilmeyle ilgili bir söz. Birine bir şey derken, biriyle bir şey yapmayı önerirken o kişinin nasıl bir ruhsal-fiziksel koşulda olduğunu bilerek hareket et, anlamındadır. El topu oynarken, karşındaki yerden kalkmamışsa da atmayacaksın topu, elinde sektireceksin ya hani, iletişimde söz de öyledir.
40.
Eğe demürünü(n) endürmeduunü bayra tohmaa endürür. (Eğe demirinin indirmediğini bayra tokmağı indirir.)
Bayra tokmağı: Kağnı tekerleğini mazıya geçirmekte kullanılan çok büyük ağaç tokmak. Büyük  ağaç çekiç.
Burada ‘zor’un rolü vurgulanmaktadır. İncelikle, nezaketle yaptıramadığını, zorla yaptırabilirsin, anlamında bir söz.
41. Bi ölüyü çoh yuma ya ossurur ya sıçar.
42. Yiyecaa(n) kemuğu ö(n)ce bi gotü(n)e ölçecaa(n). 43. Tedbirsüz sıçmıya geden daş arar domala domala.
44. Ulaşamaduğu(n) koyü(n) bu yannında yat.

KÖY ÜZERİNE YAZILMIŞ MANZUMELER
(parantaz içinde söyleyiş örnekleriyle)
BİZİM KÖYLÜLERE BİZİM KÖY/LÜ/CE (*)

Pratikten Teoriye 1

Her insanın ektiğini biçtiğin (ekduunü biçduunü)
Ayıklayıp tohum ekmiş öğrenmiş.
Ateşin zayıfı yakıp geçtiğin (yahıp geçduunü)                
Harman sonu anız yakmış öğrenmiş. 

Nazarlardan esirgesin yaradan
Sevgi, mesafeyi siler aradan
Sorsan bilmez, bu bilgelik nereden
Dedesi sohbete çekmiş (katmış) öğrenmiş.

Sevdası okunur, işten dönerken
Dizde fer, gözde nur, sırtında terden
Dağdan taştan derelerden tepeden
Yakasına çiğdem takmış öğrenmiş.

Kitaptan öğrenmez hal ve gidişi
Mukaddestir onun eşiyle işi
Taşın içindeki gizli ateşi
Döven taşlarını çakmış öğrenmiş.

Kül, kendini tutuşturan yelini
Unutur mu vatanını elini
Sevda kuşlarının yola meylini
Kestirmeden köye çıkmış öğrenmiş.

Pratikten Teoriye 2
Gücün karşısında sertlik gerekmez
Yaş destede kayış atmış, öğrenmiş.
Kendinden geriye mertlik gerekmez
Kesek atmış, it aldatmış öğrenmiş.

Bilir, canın çiçeklenip solduğun  (solduunu)
Pişmanlığın diz dövüp saç yolduğun (yolduunu)      
Kainatın  bir parçası olduğun  (olduunu)                            
Birkaç gün yazıda yatmış öğrenmiş.

Azmederek çıkıldığın yokuşun (çıhılduunu yohuşu(n)
Büyüsü bozulur, bilir, her işin
Buzağı doğunca civcivle kuşun
Pabucunu dama atmış öğrenmiş

Kim çevirir bu dünyanın çarkını
Herkes aşındırır kendi arkını
Fırsatçıyla müteşebbis farkını
Mart ayında saman satmış öğrenmiş

Ona öğretmişler: “sen kendini bil”
“Gücün değil hakkın önünde eğil”
Değer içten gelir, dışardan değil
Kaç kez mırıhlığa batmış, öğrenmiş

Pratikten Teoriye 3

Ayran/pınar gibi dağlar başında
Serin sular hayalinde düşünde
Filozofça bilir o, genç yaşında
Sanırsın okuldan geçmiş öğrenmiş.

Yetişmiş her biri kendi kendine
“Aslolan hayattır”  dememiş kimse
Okulu hocası olmasa bile
Gözünü dünyaya açmış öğrenmiş.

Dağ başında kalmış o halden bilir
Naçarlıklar şikayetsiz çekilir
Birlikten güç doğar hepsi de bilir
Usul adım tırpan biçmiş öğrenmiş.

Hem tokluğu bilir hem de açlığı
Bölüşürler üç kuruşluk harçlığı
Dostluğu, güveni, arkadaşlığı
İçmiş, kendisinden geçmiş, öğrenmiş.

Kamildir,  kötüyü söz ile taşlar
Kötünün dalına iyiyi aşlar
Hepsi bilir ki lüks, seçmeyle başlar
Mecbur “kötüsu”dan içmiş öğrenmiş.

Üç gün sürmez kaşlarının çatığı
Güler yüzdür ekmeğinin katığı
Nasreddin hocadır düşüp kalktığı
Hacı Bektaş sırrın açmış öğrenmiş.

Görünce itlerin sırtardığını
Sezmiş tebessümün kurtardığını
Yokluğun tahammül artırdığını
Yanuhluh’da tırpan biçmiş, öğrenmiş.

Uymalıymış büyüğünün sözüne
Suç işlemiş bakamamış yüzüne
Babasından ebesinin dizine
“sağlam kale” diye kaçmış öğrenmiş.

(*) Bizim Köy, Mahmut Makal’ın eserinin adıdır.

Köy Hasreti

Ayrılık acısı  nabızlarımda
Seninle hasbihal etmeye geldim
Hasreti taşıdım omuzlarımda
Yükümü sırtımdan atmaya geldim

Aç idim doydum da susuzdum kandım
Toprağa belendim güneşte yandım
Burada kendimi cennette sandım
Şöyle su başında yatmaya geldim

Senelerce hasret kalan yaprağa
Döner koşa koşa taşa toprağa
Öpüp secde eder kuru ekmeğe
Ben hepsini sende tatmaya geldim

Bulut olur köy üstünde gezerim
Damla olur Vazanya’ya sızarım
Ölür isem bilinmesin mezarım
Böyle kavl ü karar etmeye geldim

Sana da verildi sayılı nefes
Akıllı ol sözlerini kısa kes
“Toprak, su” diyecek sonunda herkes
Erkenci horozum ötmeye geldim