Anadolu Öğretisi/2 Türkülerin Dili: Türküce

ANADOLU ÖĞRETİSİ /2

TÜRKÜLERİN DİLİ: TÜRKÜCE

Not:

Alt başlıklar, tek tek okunduğunda anlatım yetersiz olacak; yeterli anlatıma kavuşturmak için eklemeler yapıldığında da gereksiz tekrarlar söz konusu olacaktır. Bu bir yazı serisidir. Ayrı sayfalarda yer alan alt başlıkların sırasıyla okunması önerilir.

Haluk Vefa ÖZDEMİR

Aysel ÖZDEMİR

NİÇİN TÜRKÜCE?

Türküler birer sanatsal metin oldukları için Türkçe bilmek bir türküdeki  sözlerin taşıdığı iletiyi almaya yetmez. Türküleri anlamak yani türküyü oluşturanla iletişim kurabilmek (anlaşabilmek) için Türkçe bilmenin yanında sanatsal metinleri çözümleme becerisi de gereklidir.  Türküyü ezberlemiş olmak hiçbir şeyi değiştirmez. Türküyü ezberden söylemiş ama o sözlerin ilk söyleyenini (sanatçısını) hâlâ anlamamış olabiliriz.

Bir mani, bir türkü, bir halk hikâyesinde söylenenler, gazete haberi, rapor, tutanak gibi değerlendirilemez. Yani Türkçeyi bilmek, türküleri anlamaya yetmez.  Çünkü bir türküdeki sözcükler, olaylar, kısaca her şey,-bütün sanatsal yapılarda olduğu gibi- kendinde şeyolarak değil; bir başka şeyin göstergesi olarak yer alır. Söylenenler biçimdir; altında yatan anlam da öz…  Metnin sözleri, teni /bedeni yani biçimidir; anlamı ise özü yani canıdır.

 “Cevizin kabuğunu aşıp özüne ulaşamayan onu kabuktan ibaret sanır” (*) sözünü -sözdeki tasavvufi derinliğini saklı tutarak- türküler için de söyleyebiliriz. 

  Bu sınırlı çalışmada, yeni kuşakların türküleri anlayabilmeleri, yani “öz”e ulaşabilmeleri için, genelde sanatsal metinlerin niteliklerine  değinilerek; özelde türkülerde neyin nasıl dile getirildiğine ilişkin örnekler verilecektir.

Bunun için “Türküce.”


(*) İmam Gazâlî

NİÇİN TÜRKÜLER?

 Bir toplumun ruhundan alkış almayan hiçbir yapı ayakta kalamaz; mabed olsa da put olsa da heykel olsa da yıkılır. Hele bu,  söz ise hepten unutulur, uçar gider. Yüz yıllık türkülerin bellekten belleğe aktarılarak ayakta kalmalarını sağlayan şey, o türkülerdeki dilsel yapının bu toplumun beğenilerine, dillendirmedeki zevk ölçülerine uygun olması; bu toplumun ruhundan alkış almasıdır.

Türküler, başka birçok neden yanında bu nedenle de önem taşımaktadır.  Çünkü, aşk, öfke, ölüm, dostluk, yiğitlik, yoksulluk, adalet gibi temel kavramları, İnsanlık durumlarına ilişkin tablolar halinde veren bu anonim dil ürünleri, toplumun iç dünyasının aynasıdır. Türküler, toplum ruhuna ilişkin bu derin bilgilere kolay ulaşılabilecek kaynaklardır.

Bu özelliklerinden dolayıdır ki eğitimciler için de türküler önemlidir. Bir toplum bireylerinin evrensel değerlerde buluşturulması sorunu, psikososyal belirlemeler yapıldıktan sonra ele alınmalıdır.  İçselleştirilmesi gereken evrensel kavramlar ile toplumsal tutum arasında nerelerde kesişim, nerelerde yakınlık,  nerelerde uzaklık olduğu belirlendikten sonra bu değerlerde buluşma amacına ulaşmada kolay ve zor alanlar ortaya çıkarılmalıdır.

Örneğin deyimler, atasözleri, türküler, masallar, halk  hikayeleri gibi anonim dil ürünleri incelendiğinde evrensel değerlerden olan yardımseverlik, toplumun genel tutumunda zaten içselleştirilmiş olduğundan kesişim alanında yer almaktadır.  Bedduaları, intikamı ve ah almaları dile getiren ürünler hâlâ alkış alabildiğine göre, “yaşama hakkına saygı” toplumda henüz içselleştirilmiş sayılamayacağından yakın alanda yer almaktadır. “kadın- erkek eşitliği”  uzak  alanda yer almaktadır.

Toplumun evrensel değerlerle arasındaki mesafe ortaya çıkarıldıktan sonra bu kavramların tanınması, benimsenmesi, içselleştirilmesi için farklı eğitim süreçleri işletilmelidir.

 İnsan yetiştirme konusunda, ortak aklımızla oluşturduğumuz örtük programımızın anonim ürünlerde yazılı olduğu düşünülürse, değerler eğitiminin en önemli kaynakları, deyimler, atasözleri, türküler gibi anonim dil ürünleridir. Anonim dil ürünlerinin en kapsamlı ve yaygın olanları da türkülerdir.

Bunun için türküler.

Türküler ve  Aydınlar

Bir toplumun evrensel değerlerle buluşmuş ya da buluşmada en az direnç gösterecek kitlesini aydınlar oluşturur, oluşturmalıdır. 

Aydın, evrensel değerlerle donanmış olmalı; üstelik peşine düştüğü evrensel değerleri çağın alkışlarıyla, yuhalamalarıyla belirlememelidir. Örneğin köle edinmenin dinlerle desteklendiği dönemlerde bile köleciliğe karşı koyabilecek bir duruşun adamı olmalıdır.

Aydın, bu anlamda, bir bilim adamıdır. İnsana ilişkin keşfini beklentilerin etkisinde kalmadan gerçekleştirmeli; laboratuar sonuçları kendi beklentisine ya da kamusal beklentiye uygun olmasa da gerçeği söylemelidir.

Bu nedenledir ki aydın, toplumda değil alkışlanmamayı; gerekirse dışlanıp taşlanmayı, yani sevimsizliği göze alabilecek yüreklilikte olmalıdır.

İnsanların yaşamdan keyif almalarını sağlayacak, sosyal rahatsızlıklarını giderecek veya en aza indirecek kuralların keşfedilmesi ve giderek öyle bir yaşam standardının oluşturulması, aydınların görevidir. Aydınlar, toplumun hafızası ve bilinci olarak, toplumun dününü bu gününe, bu gününü yarınına – müsveddeyi temize çeker gibi- hatalarından ayıklayarak taşıyacak olanlardır.

Bu görev, insanı tanımakla başarılabilir. İnsanı tanıyıp anlamak, onun yetiştiği anonim öğretiyi bilmekle kolaylaşacaktır.

Herhangi bir kavramın dün nasıl algılandığı, bugünkü algıyı etkilediği için yarının şekillendirilmesinde de etkili olmaktadır. Bu nedenle de küreselleşen dünyada değerlerin küreselleşmesinde görülen dirençte toplumsal birikimler etkin rol oynamaktadır.

Örneğin cinsel özgürlük bahsinde, geçmişinde “namus davası” gibi bir olgunun bulunduğu toplumların birikimi, kadın erkek eşitliği gibi cinsellikle ilişkilendirilebilen değerler açısından küreselleşmede direnç unsuru olabilmektedir.

Bu nedenle herhangi bir kavramla ilgili toplumsal tutumun biçimlendirilmesi söz konusu olduğunda, bu kavramın nasıl ortaya çıktığı, değişik yerlerde ve zamanlarda nasıl algılandığı, algılanacağı değerlendirilmelidir.

Ortak kabul, ortak akıl, ortak duyuş, anonim ürünlerde somutlanmaktadır. 

 “Dün”ün algısını olduğu gibi ortaya koymak için o ürünlerin incelenmesi gereklidir.

Dünü bilen bu günü doğru gözleyen ve yarını doğru öngörerek yaşayanlar daha başarılı daha anlayışlı olur.

Anlamak ve anlaşmak toplumların en büyük sorunu olduğu için bu çalışmanın insanları anlamaya ve insanlarla anlaşmaya katkı sağlayacağı düşünülmektedir. 

 Bu çalışma, türkülerin basit anlatımlar olduğu; özünde pek bir şey içermediği; kopuk, dağınık, anlamsız, saçma sapan şeyler söylediği; ancak beğeni düzeyi düşük kimselerin beğenebileceği; sanat açısından sığ metinler olduğu” yanılgısının yaygınlaştığını gördüğümüz için kaleme alınmıştır.

Anlaşılsa da anlaşılmasa da her türkünün bir iletisi vardır.  Bir amaç olmadan, iletişime kalkışılmaz. “Bir şey söyleyeyim de kimse anlamasın” düşüncesiyle iletişime kalkışılır mı? Bilakis,  iletiyi, daha kolay ve daha etkili (veri kaybına uğratmadan) göndermek için sanatsal anlatıma başvurulur.

Bu yazıda, türkülerin sehli mümteni (kolay-zor yani basit görünen derin anlamlı söz) düzeyinde söyleyişler olduğu ve böyle sözler söyleyebilmenin, bu tür söyleyişlerdeki anlama/anlamlara ulaşmanın büyük ustalık ve birikim sahibi olmayı gerektirdiği  örneklerle gösterilecektir.

Bir metin nasıl olunca sanatsal sayılır?

Türküler, sanat metinleri midir? 

Sanat olup olmadığını nasıl anlayacağız?

İnsanlar sevmiş, sevilmiş; ayrılmış kavuşmuş; ölmüş, öldürmüş; bulmuş, kaybetmiş; genelleştirmiş ifadeyle gülmüş, ağlamış. Daha sonra da ağladıklarını, güldüklerini, Ali’nin, Ayşe’nin, ağanın, beyin olayı olmaktan çıkararak; o olayı, “insanlık durumu”nun imgesi olarak resmetmiş, senaryoya aktarmış, defalarca sahnelemiştir.

Halk hikayeleri, ağıt, türkü, mani, destan şeklinde ortaya çıkan ürünlerin hepsinde bir “öz” bir “biçim”e bindirildiği için yapılan iş, sanattır. Bir metinde dil, “şiirsel işlev”deyse o metin, sanatsal metindir.

Eğer bir metinde sözcükler, olaylar, durumlar, kendini anlatmanın ötesinde organik bir bütün olarak, bir başka anlamın göstergesi olacak şekilde yer almışsa o metin, sanatsal metindir.

 Orijinal bir metin, hayatın bir kesitinin imgesel modeli değerinde organik bir bütün ise, başka bir deyişle,“öz” yüklü “biçim” ise, o metin, sanatsal bir metindir.

Örnekler üzerinde konuşalım:

“Gün doğdu aştı böyle

  Gönüldür coştu böyle”

(Neşet Ertaş- Nida Tüfekçi)

“Gün ikindi akşam olur

  Gör ki başa neler gelir”  (Aşık Veysel)

 İfadeleri, bir ömrün bir gün gibi düşünüldüğüne ilişkin iletileri de taşımaktadır. Metnin, bir öz bir de biçim yönü olmak üzere iki boyutu, dolayısıyla en az iki bildirisi vardır. Bu nedenle bu metinlerdeki dil, sanatsal işlevdedir.

“Uzun ince bir yoldayım

Gidiyorum gündüz gece”

“Dünyaya geldiğim anda

Yürüdüm aynı zamanda”

(Aşık Veysel)

Dizelerinde, ömür bir ince, uzun yoldur ki biz, gece-gündüz o yolda ilerleriz. “dünyaya geldiğimiz anda o yolda yürümeye ve tabir caizse doğduğumuz anda kontörü tüketmeye başlarız. Zaman, uykuda da geçse kontör eksilmektedir… bu anlamların taşıyıcısı olan yukarıdaki dizeler de de yine dil, sanatsal işlevdedir.

Bu metinler, ölçülü kafiyeli oldukları için değil, bu metinlerde dil, sanatsal işlevde kullanıldığı için sanat metinleridir. 

Halk edebiyatı ürünlerinde özellikle türkü ve koşmalarda karşımıza çıkan önemli bir durumu da burada dile getirmek gerekiyor. Güçlü bir imgeyi bulan sanatçı, o imgeye bağlı açıklayıcı anlatımlara girmek gereği duymuştur. Yukarıdaki örnekte, Aşık Veysel, “uzun ince bir yoldayım/gidiyorum gündüz gece” deyip bırakabilirdi, bırakmamış; “uykuda dahi yürüyom”, “dünyaya geldiğim anda /yürüdüm aynı zamanda” gibi açıklayıcı anlatımlarla temel buluş olan “yolculuk etmek, yürümek” metaforunu daha anlaşılır kılma yoluna gitmiştir. “Uzun ince bir yoldayım/ gidiyorum gündüz gece” denildiğinde anlaşılmıştı zaten bu aralıksız yolculukta ömrün sürekli eksildiği. 

Açıklama kaygısı arttıkça metin, aynı ölçü ve kafiyelerle devam ettiği halde, sanatsallık (şiirsellik) açısından zenginleşmiş olmamaktadır. Çünkü yeni bir imge eklenmiş olmamakta; var olan bir imge üzerinden anlatıma devam edilmiş olunmaktadır. 


Sanatsal zenginliğin, sanatsal güçlülüğün kaynağı, ritim ve hacim değil, orijinal imgelerdir. İnsanlık durumuna ilişkin ne derece derin gerçekliği yansıtabilme gücünde olduğudur.

Didaktik bir manzum metin de ölçü, uyak, aliterasyon, asonans v.b. ritim unsurlarını taşıdığı halde sanatsal (şiirsel) özellik taşımamaktadır. Orada başka başka ustalıkların uyandırdığı güzellik (belki hayranlık desek daha doğru olur) duygusu vardır.

Yukarıdaki ayrıntılara, bir metindeki sanatsallığın (şiirselliğin), dış biçim özelliklerine bağlı olmadığını göstermek için yer verilmiştir.

Nitekim Montaigne, ölüm kavramı üzerine  “Yorgunluğu yaratan son adım değildir.” diyerek, doğduğumuz anda yürümeye, yorulmaya başladığımızı, her gün biraz öldüğümüzü, bir başka biçime bindirerek anlatmış olduğu için Montaigne’de de düzyazı halindeki anlatım,  şiirseldir.

 Karac’oğlan: “gayrı bizim köyün kara çalısı/ gül oldu gidelim bizim ellere (…) anamın babamın acı sözleri/ bal oldu gidelim bizim ellere” derken “özlem” , “hasret” gibi soyut kavramları somut durumlarla anlatma yoluna gitmiş olduğu için  metin, sanatsal niteliğe ulaşmıştır. Somut nesneler, somut ilişkiler, somut durumlar…işte sanatsal metnin malzemeleri…

Görüldüğü gibi dil, ölçülü kafiyeli biçime girmeden de hatta düz yazıda örneğin burada olduğu gibi “deneme” türünde de şiirsel anlatıma sahip olabilmektedir.

Sanatın yapısı ve türküler üzerine bu söylediklerimizden sonra başlıkta sorduğumuz soruya -tekrara girse de-  şu cevabı verebiliriz:  “Evet türkü metinleri, sanatsal metinlerdir. Çünkü bu metinler, 1. Öz ve biçim olmak üzere iki boyutlu metinlerdir.  (bu metinlerde, biçime bindirilmiş içerik, bir başka söyleyişle, içeriğin içinde gönderilmiş bir başka içerik söz konusudur) 2. Bu metinlerde imgesel anlatım söz konusudur. 3. Bu imgeler, artistik imgelerdir, yinelenemez; (orijinaldirler.) 4.bu metinler, sonsuz tüketilebilirlik kazanmışlardır. (kişiden, olaydan, Zamandan ve mekandan bağımsız olarak “insanlık durumu” yansıtma özelliği taşımaktadır.) 5. Bu metinlerde, gazete haberi gibi bilgi aktarma amaçlanmamış, duygu aktarımı amaçlanmıştır.

Sanatsal metinlerdeki iletilerin veri kaybı olmadan, alıcılara ulaşması, alıcıların sanatsal çözümleme becerisine sahip olmalarını gerektirir.

En azından şu bilinmelidir metin dış biçim yönünden anlam ünitelerine ayrıldıktan sonra anahtar sözcükler sorgulanıp birbirleriyle ilişkilendirilerek orada yazılı olmayan satır arası ya da alt anlam, “örtük anlam” diyebileceğimiz ‘öz’e ulaşılmalıdır. Aklımızın ve kalbimizin yararlanacağı bu kısım, metinde sözcüklerle, cümlelerle ifade edilmemiştir. Yani bedendeki ruh gibi, can gibi, metnin görünmez ama asıl amacı olan bu iç anlama, sözlüklere bakılarak ulaşılamaz.

Sanatsal metinlerin iletilerinde bilgi boyutu değil, duygu boyutu önemlidir dedik. sanatçının    Bilerek ya da bilmeyerek sanatında yer verdiği bilgi yanlışlıklarının iletinin alıcıya doğru ulaşmasında olumsuz bir etkisi yoktur. Stereoskop kayıtlarından önce ressamlar atların ayaklarını yanlış çizdiler diye ressam coşkuyu iletemedi mi sanki? Ayakları yanlış olsa da atları uçarcasına çizen,  ‘hız’ı, ‘coşku’yu nasıl başarıyla anlatabildiyse,  Shakespeare: “istersen inanma ateşin yaktığına/ güneşin etrafımızda fırıl fırıl döndüğüne inanma/ dünyanın en büyük gerçeğini yalan say/ ama seni sevdiğime inan ophelia” derken gözle görülen gerçekleri yalan say ama sevgime inan diyen âşık’ın duygu durumunu bize güneşe ilişkin bilgi yanlışına rağmen, başarıyla aktarabilmiştir.  Bazen özellikle yanlış bilgi ile biçim kurulabilir ki bu çok daha etkili ileti sağlayabilir. “Evet, belki, fakat, ama / ben işte az gelişmişim” dizelerinde Hasan Hüseyin Korkmazgil, kendini ifade edememe noktasındaki geri kalmışlığı, olabildiğince düzeysiz cümle ile ‘biçim’leştirmiştir. Dediğimiz gibi, metne giren bilerek ya da bilmeyerek bilgi yanlışlığı, diğer sanat türlerinde olduğu gibi, türkülerde de  öz-biçim çelişkisi oluşturmadıkça sorun yaratmaz; yanlışlık sayılmaz. Hatta bazen, etkili anlatım yöntemi olur. “inciyi dişten yaparlar” dizesinde bilgi yanlışlığının, metnin sanat değeri açısından eksiltici bir yanı olmadığı gibi aksine, bu yanlışlık, anlamı artıran bir unsur olmuştur. “bilgi” yanlış verilerek “duygu”, doğru aktarılabilmiştir.  (sanatta, ‘doğru’ olmaz, ‘etkili’, ‘güzel’, demek istiyoruz. Dış doğrulama, bilimde olur, sanatta iç doğrulama denilen, bağlamla sınırlı, öz- biçim doğrulaması vardır ki bu etkililik, güzellik elde etmek için gereklidir.) Belli ki bembeyaz dişlerden etkilenme söz konusu. Adam, bile bile cahillik ederek,  fikir yürütüyor. Zoru, kolay söylemeyi başarıyor. (tecahül-i arifane, sehl-i mümteni,) 


“Seni bak bu kadar seviyorum” diye kollarını açan çocuk da küçücük kollarıyla kocamanı ifade edebilir,  “On yüz tane seviyorum seni” diyen çocuğun ifadesindeki “on yüz”ün de anlamı, sayı doğrusunda karşıladığı yer değildir. Sanatsal anlatımlarda “doğru” aranmaz.  

“Dam başında sarı çiçek/ burdan kalkıp Ürgüp’e göçek/ nenni de Feride’m nenni” dizelerinde, sarışın Feride’ye olan şefkat yüklü ama yaşanmak için zemin bulamamış bir sevginin safında hissederiz kendimizi.

 “Aslanım Kâzım’ım yerde yatıyor /gaytan bıyıkları kana batıyor”dizelerini kuran kişi, bir gazete haberi yapar gibi bize bilgi aktarmakla kalmıyor; bir tablo oluşturarak o tablodaki duygusal yükü de aktarıyor. O tabloya şahit olduğumuzda, yiğitlik,  delikanlılık gibi kavramları ve “genç ölüm” trajedisini düşünmekle kalmayız, derman bulmaz kama yarasını böğrümüzde hissederiz.

Türküleri dış biçim özelliklerine göre tasnif eden, onlar hakkında ansiklopedik bilgiler veren kaynaklar çoktur. Bu nedenle bu çalışmada türküler dış biçim özellikleriyle incelenmemiş ve türküler hakkında ansiklopedik bilgiler verilmemiştir. Türkülerden alınan metinlerde dilin anlatım olanakları incelenmiş, oradaki içerikten hareketle dil-kültür ilişkisi kurulmuş ve kendini ifade eden insanımızın iç dünyasını anlama yoluna gidilmiştir. 

Böylece çözümlenen metinlerden hareketle, insanımızın nasıl ve niçin sevdiği, sevildiği; ayrıldığı, kavuştuğu; öldüğü, öldürdüğü; bulduğu, kaybettiği; genelleştirmiş ifadeyle güldüğü, ağladığı ve bütün bu durumlarda kendisini nasıl ifade ettiği belirlenmeye çalışılmıştır.

Anadolu öğretisi, Anadolu insanını biçimlendirmiştir.  Anadolu insanının ruhsal portresinin çiziminde, türkü metinlerinin biçimlendirdiği çizgiler, belirgin çizgilerdir. Diğer anonim ürünlerin biçimlendirdiği çizgilere ulaşıldığında portrenin tamamına ulaşılmış olacaktır.

Tabii bütün bunlar için de türkü dilinin anlaşılması gerekmektedir.

Peki niçin bugün –özellikle genç kuşak- türkü metinlerini anlamsız, saçma, ya da doldurma dizelerle yüklü basit (anlamı açık) anlatımlar zannetmektedir?

Çünkü  bu kişiler, oradaki sözcüklerin türkülerin oluştuğu dönemde yansıttığı kavramlara yabancıdırlar. Böyle olunca, kavramlar arası ilişkilerden doğan anlamlara ulaşılamaz.

Dolayısıyla bu kişiler, türküleri anlayamadıklarını düşünmezler.  Anladıklarını zannettikleri türküleri, beğeni düzeyi düşük olanların sanatsal etkinliği olarak görürler.  Bu kanı o kadar yaygınlaşmıştır ki, Televizyon kanallarında, “Ortalamanın altı” saydıkları için komik hatta acı alay karışık gülünç portreler tasarlarken türkü söyleyen, başlama çalan ve İstanbul Türkçesi dışında bir ağızla konuşan kişiler sergileme yoluna gidildiği çokça görülür olmuştur.

Birisi, herhangi bir ruhsal durumu, nesnelere ya da nesneler arası uzak bağlantılara bindirerek anlatma yoluna gitmişse okuyan ya da dinleyen de bu bağlantıları çözümleyebilecek birikime sahip değilse, anlatılanı anlayamaz. Sözcükleri de tanıdığı için, anlayamadığını da anlayamaz (düşünemez); bu sözleri, “boş”, saçma”, “anlamsız, ritim dolgusu” zanneder. 

 “Aya bak yıldıza bak

Suya giden kıza bak

Kız Allah’ı seversen

Dön de bir yol bize bak”

Veya

“Bu gün ayın ondördü

Kız saçını kim ördü”

Veya

“ay bulutta buluta

Mendilim kaldı dutta”

 dizelerinde ay, yıldız, bulut, dut, birer istiaredir. Bu sözcükler, başka kavramları karşılamak için kullanılmışlardır. Yani buralarda anlam aktarması söz konusudur. Metni çözümleme gereğini duyanlar iletiye ulaşır, çözümleme gereği duymadan sözcüklerin sözlük anlamlarıyla yetinenler, yani yüzeydeki anlamla yetinenler metnin gerçek iletisini alamazlar.

sevgilinin Dolunay gibi yüzünü de yıldız gibi parlak ışığını da gözden kaçırırlar tabii.

Türkü söyleyenler, -klasik Türk edebiyatındaki mazmunlar gibi -söyleyenin özgün söylem iddiasında olamayacağı kalıp sözleri de bir durumun anlatımında kullanmaktan çekinmemişlerdir. Kendi orijinal sözünü, sanatçılığını, bu kalıplarla destekleyerek sunmuşlardır.  Orijinal olmayan kalıp sözler de “anlamsız, doldurma” değildir; metnin toplamından ulaşılacak anlama katkıda bulunur.

 Şimdi aşağıdaki dizeleri değerlendirelim:

“Dağlar dağladı beni

Gören ağladı beni” 

Pek çok türküde geçtiğine göre bu sözleri  sanatçılar “Ben ürettim” diye kullanmamışlar; kendi ürettikleri orijinal dizeleri bunlara eklemişlerdir. 

“Ayırdı zalim felek

Derde bağladı beni”

Ayrılıktan gelen sürekli ağrılı, dertli olma durumunun (hicranlı hayatın), somutlanıp ses heykelinin dikildiği bu güçlü dizelerden önceki “Dağlar dağladı beni/Gören ağladı beni” dizelerine “ritm dolgusu, anlamsız” diyemeyiz.  Zira, bu dizelerdeki “dağlar”, saatte 200 Km hızla giden otomobil, hızlı tren ve uçaklı bu çağda, yüceliğin,  ayrılığın, engelin, kardan, borandan, haramilerden geçilemezliğin  göstergesi olmaktan çıkmıştır. Bu günün genci, “dağ” sözcüğünün duygu değerlerine ulaşamayacağı gibi, “dağladı” sözcüğünün yaktı anlamını da bilemeyebilecektir. Bu yabancılık,  “Derde bağladı beni” dizesindeki güçlü somutlamaya rağmen, bu metni etkili anlatıma sahip bir metin olarak görebilmeyi engelleyecektir. 

  Bugün,” gurbet” ve “sıla” sözcükleri bile eski duygu değerlerini karşılamaz durumdadır. “Eşiğin ardı gurbet”ti  eskiden. Dağların aşılmazlığı vardı. Metin o çağlarda oluştuğu için o yaşantıyı bilmeyenin metindeki mesajları bilgi ve duygu boyutu ile tam ve doğru olarak almasına imkân yoktur. Bu ve bunun gibi metinler, mesajı gönderen ile alıcı arasında sanatsal iletişimin kurulmasına yeterli değilmiş gibi muamele görmektedir. Oysa metin çok etkili anlatım gücüne sahiptir.

“Bahçada yeşil çınar

Boyu boyuma uyar”

“Bahçada yeşil çınar” denildiğinde temel anlamıyla bahçede çınar ağacını düşünen, bu sözü doldurma bir kalıp söz gibi değerlendirecek,  sözün sahibiyle iletişim kuramamış olacaktır. Metinde çınar, sevgilidir. Belli ki dirilik, canlılık timsali çınar gibi biri vardır orada. Üstelik çınarın yaprakları beş dilimli olduğundan insan eline benzetme geleneği de bilinirse dize, “ritm gereği doldurma söz” olarak değerlendirilmeyecektir.

“Pencereden kuş uçtu

Yandı yürek tutuştu

Yanma yüreğim yanma

Ayrılık bize düştü”

Örneğin, “pencereden kuş uçtu” dizesi, türküde öylesine, basit, doldurma bir dize gibi görünse de sevgilinin gidişini; gidişin arkasındaki hayıflanmayı; sevimli, hoş, şirin, can şenliği sevgilinin gidebilme potansiyelinin başından beri varlığını ve ancak şu anda gerçekleşmiş olduğunu; üstelik olayın birdenbire gerçekleştiğini artık yapacak bir şey olmadığını; önlenememişlikten doğan acıyı yansıtan ustaca bulunmuş bir “biçim” dir.

Bunun gibi cana yakınlığı, sokulganlığı ile güvercin, yürüyüşü, ötüşü, güzelliği, zor avlanılışı ile keklik, sürekli ve ikili ötüşmeleri ve dolaşmalarıyla kumru, bunlardan başka turna, yeşil ördek; ceylan, aslan, koyun, kuzu, koç, yılan, türkülerde bazen benzetmeler bazen açık istiareler bazen de temsili istiarelerle kişilerin özelliklerini yansıtmak amacıyla kullanılmıştır.

“Güvercin uçuverdi

  Kanadın açıverdi”

Burada, “güvercinim” diye sevilen sevgilinin gidişi anlatıldığı gibi aşağıdaki iki metinde de “keklik” güzel kız sembolü olarak kullanılmıştır.

I.

“İki keklik seke seke

Bizim evi yol eyledi

Kuş dilinden bilmez idim

Yar beni bülbül eyledi”

(…)

Keklik uçtu dağa düştü

Şavkı bizim bağa düştü

II.

 (Of) Akşam aşıp gidiyor

Fikrim şaşıp gidiyor

Ela gözlü sevdiğim

Dağlar aşıp gidiyor (keklik)

Aman keklik yaman keklik çil keklik aman

Çık dağların başına da öt keklik aman

Gak gak gubarak gubarak gubarak öt keklik aman

Kekliği düz ovada avlarlar aman

Güzellere meyil bağlarlar aman

(of) Akşam harede kaldı

Fitil yare de kaldı

Kara gözlü sevdiğim

Bilmem nerede kaldı (keklik)

Ayrıca,

“Oy dereler dereler”

“Evlerinin önü…”

“Suda balık yan gider…”

gibi sözler de  “anlamsız”, “saçma”, “ritim gereği doldurma” değildir.

 Bu dizeler sözcüklerinin ya benzerlik ilgileriyle ya çağrışım alanıyla ya duygu değeriyle ya da bir anıya gönderme yapma işleviyle türkülerde yer almışlardır.

Ritim gereği doldurma sese gereksinim duyulduğunda kullanılan “rina rina”, “loy loy”, tiri niri niri nam tiri de tirininam” “dan dini de dan dan”; “düm tek düm tek düm düm tek” gibi ritm kalıpları kullanılabilecekken  “Amman Amman”, “yar yar yar”, oy oy, “vay vay hele vay” gibi şen içerikli metinlerde başka, keder  içerikli metinlerde başka sözcükler kullanıldığı da görülmektedir. Türküde yandım yandım denilmişse orada bir yanma vardır.” Doldurma” deyip geçmemek gerek.

Türkülerin anlaşılmasıyla ilgili olarak ölü sözcükler konusuna da değinmek gerekir. Gerçi, bizim ölü sözcük dediğimiz bir sözcüğü kullanan bireyler de çıkabilir. Birey dili (idyolekt) görecelidir çünkü. Bu tür sözcükler içeren dizelerin ansiklopedik çalışma yapılmadan anlaşılmaları zordur. Türkülerde olduğu gibi atasözlerinde de sıkça karşılaşılan bir durumdur bu. “Eğe demirinin indirmediğini, bayra tokmağı indirir.” sözünü, kağnı tekerleğine geçirilen ve mazıda dönen delikli demiri sıkıca yerine oturtmak için kullanılan büyük tokmağa yöre ağzında “bayra tokmağı” denildiğini bilmeyen kişi bu sözü tam anlayamayacaktır. Çünkü metinde ölmüş yaşantıdan kalan “ölü” sözcük vardır.

Bunun gibi:

“Alınan mı gız alınan mı

Altınların kolunan mı

İstedim de vermediler

Kaçırayım zorunan mı”

sözlerinde “Al” sözcüğünün 1. Hile, tuzak, düzen 2. Gelinlerin başına örtülen kırmızı yeşilli ipek örtü 3. Bir kimsenin üstüne çökerek onları boğduğu sanılan görüntü….  anlamlarını bilmeyenler “Alınan mı alınan mı” ifadesini sevgiliye: “Oyun ederek mi (hileyle, evlenmeye mecbur bırakarak ) mı veya 2. Telli duvaklı mı veya 3. Zorla mı evlenelim?” anlamlarına ulaşamayacağı için dizeyi anlamsız, doldurma söz zannedecektir. (Bu nedenle olacak, bu dizeyi “alınan mı morunan mı” diye söyleyenler de var. Gerçi renklere bağlı bu anlamlandırma son tahlilde, allı bir şeyler, morlu bir şeyler alarak aldatma anlamına giderek yine “hile” kavramını düşündürür.) “alınan avlamak” sözünün anlamını bilenler, bu türküde, “Hileyle mi olsun istiyorlar ha, hileyle mi? Seninle evlenmek için hileye mi başvurayım isteniyor? Ve/veya telli duvaklı mı evlenelim yoksa kaçırayım mı” anlamına ulaşmakta zorluk çekmeyecek hiç değilse o bağlamda bu anlamların kastedilmiş olabileceğini düşünebileceklerdir

.

“Altunların kolunan mı” söyleyişi de yöreseldir ve burada, kol boyunca dizili altınlardan, kol dolusu altından, söz edilmektedir. “Avucunan para saçmak”, ifadesinin avuç dolusu para saçmak anlamına geldiği gibi… Anlaşılan, kızın annesi dünür giden oğlan tarafına “kol dolusu altın” almalılar; alamazlarsa; bu iş de olamaz” demiştir. Çünkü türkü, “Zalım anan vermedi/ Kaçırayım zorunan mı” dizeleri ile bitmektedir.

Yukarıda da değindiğimiz gibi bazen ölü sözcük değil ölü yaşam tarzı çıkar karşımıza. Demek ki metnin anlaşılabilmesi için, metnin içinde oluştuğu kültürün incelenmesi gereklidir. Bu, haritayı doğru okumak için doğru yönüne koymak kadar önemlidir. Kültürel yapı, bireylerin beyin haritasını büyük ölçüde belirlediğinden, dil ürünlerindeki psiko-sosyal yapının çözümlenebilmesi için kültür araştırması zaten Türk ve dünya edebiyatına ait bütün metinleri anlamak için gereklidir.

Burada kaynak konusuna da değinmekte yarar görüyoruz. Kimi türkülerin anlamlarına ve orijinal metinlerine akademik araştırmayla bile ulaşılamadığına göre, yeterince kaynağımız yok demektir. Bu tür çalışmalara gereksinim vardır. Gazelleri, kasideleri, rubaileri… anlamak için yapılmış çalışmalar gibi türküler, maniler için de açıklayıcı araştırma kitapları yazılmalıdır. Bu kitapların varlığı, en azından, halk edebiyatı, ne söylüyorsa açıkça söylüyor yanılgısını aza indirmekte etkili olacaktır. Yani, halk edebiyatı ürünlerinde dilin göndergesel işlevde olmadığının bilinç düzeyine çıkmasına katkıda bulunacaktır. Özetle söyleyecek olursak, klasik Türk edebiyatı metinleri için açıklamalı antolojiler olduğu gibi halk edebiyatı ürünleri için de bu tür kaynakların üretilmesi, pek çok türkü metnini anlamamızı kolaylaştıracaktır.

O kaynakların sağlayacağı birikimin ışığında metinler daha iyi anlaşılacak, daha çok beğenilecek ve daha çok sevilecektir.

Türkülerdeki tiren, mektup, başörtüsü ya da başı açıklık, sarılmak, sevmek ve daha nice sözcük, bugünkü anlamların yansıtıcısı değildi türkülerin oluştuğu günlerde.

Bunlardan “sarılmak” sözcüğünü ele alacak olursak, bugünkü nesil, zaten birbirine sarılı geziyor. Eskiden sarılmaktan çocuk olurdu.

Metin, çağının şartları içinde değerlendirilmelidir. Yani, kavramlar, o günkü kavramlarla ilişkilendirilmelidir. Yoksa bugün “On üçü yeni geçmiş” “on dörtten fazla değil” diye “sevilecek, kuculacak yaş”  (yani tam sevme çağı) bildiren metinlerdeki kişilerin ruhsal portresini doğru göremeyiz. Bu konuya, “Anadolu Öğretisi”nde değindiğimiz ve “Türkülerde Kadın ve cinsellik” başlığı altında daha geniş yer vereceğimiz için bu kadarla yetiniyoruz. Flört yasak ve yirmi yirmi beş yaş bile evlilik için erken dersek, evde kaldım acısını onüç yaşından beri çeken kızlarımızı dert verem sahibi yaparız. Anılan başlıklar altında geniş değerlendirmelerde bulunulmuştur/bulunulacaktır. Metnin doğduğu atmosfer, bağlamın biçimlerüstü ögesidir ve anlamın belirlenmesinde etkin rol oynar. yani, o gün o türküyü yazan, sapık değildir.

“Tiren”li türküler, söylendiği zamanlarda ayrılık acısını dile getirmişken bugünün insanı, elbette, özlem duygusunu anlatmak için böyle bir dilsel yapıya başvurmayacaktır.  Ancak sıladan haber bekleyen insanın duygusunu yansıtma açısından aşağıdaki metinler değerinden bir şey yitirmiş değildir.

I.

“Kara tiren gelmez m’ ola,

Düdüğünü çalmaz m’ ola.

Gurbet ele yar yolladım,

Mektubunu salmaz m’ ola”

II.

“Tiren gelir acı acı seslenir

Yağmur yağar çit entere ıslanır”

Şu metindeki dizeler, anlamca kopukmuş gibi görünse de tarihselliği içinde incelenirse kopukluk olmadığı anlaşılacaktır.

“Dama çıkma baş(ı) açık

Arpalar kara kılçık

Eğer gönlün var ise

Giy galucu yola çık”

Türkünün oluştuğu yaşam tarzında dama o şekilde çıkmak, “Görün beni, tam çağımdayım, alın beni, isteyin beni,” demekti. İyi ama, düğün yapacak paranın birikip birikmemesi, harmandaki hasılata bağlı. Görünen o ki ürün de iyi olmayacak. Başı açık dama çıkmalar da ne oluyor yani! Gelgellemenin bu kadarı da fazla! Çünkü “Arpalar kara kılçık.” Düğünler, ödünç alınarak geçilen bir “köprü” zaten; dolayısıyla, yapılamaz. “Ama sen: ‘Parası batsın! Ben seni sevdim,’ dersen ayağına çarık, galoş gibi bir şey tak çık yola, kendin gel.” anlamı, o devrin yaşantısını bilenler tarafından anlaşılacaktır. 

aşağıdaki dizelerdeki anlam da hemen hemen aynı doğrultudadır:

“Köprüden geçemiyom

Az doldur içemiyom” 

Dizelerdeki mahcubiyeti görebiliyor musunuz? Kolay mı bir erkeğin, “az doldur, içemiyom” demesi. Ona “Doldur, doldur, ‘su k’oma ona!” demek yakışır. Üç altın, beş bilezik istendi de “yoksa vazgeç” denildiyse adam da alamıyorsa ne yapsın? “Burama geldi, yeter!” demiş.  

 “Sevmek” sözcüğü de “sarılmak” sözcüğü gibi, bugünkü anlamıyla “Güzeli severler bağ arasında”, dizesindeki kavramı karşılamayacaktır. Aşağıdaki türkü de de “sevmek” bu dizedeki anlamıyla (sevişmek anlamıyla) kullanılmıştır.

Esme poyrazım esme

Dereden kavak kesme

Onun yâri var diye (fadime’m aman aman)

Benden selamı kesme

Karanfil dallanır mı

İplerden sallanır mı

Kendi gelen güzeli (fadime’m aman aman)

Sevmeden yollanır mı”

 Bu açıdan aşağıdaki metin de ilginçtir.

 “Gümüş ibrik idim kaynadım coştum

Kendi yağım ile kavruldum piştim

Kadrimi bilmezin eline düştüm

Eğil dağlar eğil sılam görünsün

Eğil dağlar eğil kıymet bilinsin”

Bu metindeki ögeler, ölü kültür ögeleri değilse de kentsel kökenli genç kuşak, bunlara yabancıdır. Sadece “ibrik”, “gümüş” gibi nesnelere değil aynı zaman da   “evden duvağıyla çıkan, ancak kefeniyle döner” şeklinde cümleleşen anlayışa da yabancıdır.

İbrikler, küpler, kadın bedenini çağrıştıracak şekilde tasarlanmıştır. Bu ibrikler, sobaların üzerinde durur, genellikle de her zaman sıcak su hazır olsun diye dolu bulundurulur. Kaynayan demlik nasıl emziğinden su atarsa, ibrikler de kaynayınca taşar, damla damla su atar dışarıya.

Kadrini bilmezin eline düştüğü için gurbet ellerde acı çeken bu gelin, (1)değerli olduğu halde değersizmiş gibi bir yaşam sürdüğünü, “Gümüş ibrik idim” sözleriyle;   (2) sürekli acı çektiği ve içi, canı yandığı için zayıfladığını, olgunlaştığını, “Kendi yağım ile kavruldum piştim.”  sözleriyle;  (3) ayrılık acısıyla gözyaşı döktüğünü, “kaynadım, coştum” sözleriyle;  (4)  köyüne hasretini de “Eğil dağlar eğil sılam görünsün” sözleriyle dile getirmiştir.

Kültür değişimi, yüce, bayağı, trajik, komik, güzel, çirkin estetik kavramlara ilişkin tutumu da kıstasları da değiştirmiştir.

“Uca dağların başında yel olup estiğin var mı

Her yaneden üç beş kelle terkine astığın var mı”

Veya

“koca beyim çok diyarlar gezmişim

Nice nice alayları bozmuşum

Kırk kelleyi bir çıtaya dizmişim

İnan üçten beşten senden geride kalan değilem”

diye övünen kişiye alkış tuttuğumuz günlerin algısıyla bugünün algısı bir olamaz. Bu dizelerdeki kişilere, kahraman, yiğit demeyiz bugünkü algımızla; çünkü bu dizelerdeki kişiler “korkunç”tur.

Ancak yiğitliğin anlatımında kullanılmış bu metinler, oluştuğu kültür içinde ele alınıp anlatım gücü bakımından değerlendirilirse, öz-biçim ilişkisiyle hâlâ uyumludur, yani “güzel”dir. Davranış güzel değil, metin güzeldir.

Bunun gibi, iş yapabilmenin, beğenilmede ön koşul sayıldığı; insanların sofralarını sürekli bir didinmenin sonunda kurabildiği köy yaşamından “insanlık durumları” yansıtılırken güçlülük, çalışkanlık, iş becerisi, bireyin makyaj malzemesi gibi, aksesuarı gibi ve daha önemlisi, mutlak güven veren özelliği olarak türkülere girmiştir.

Türkülerde yiğit, güçlü, gelecek vadeden, hayat vadeden kişiler alkışlanmıştır.

“Bu yoncayı kim biçecek

Celal oğlan olmayınca”

“Gökyüzünde kartal uçar

Kanadından arpa saçar”

(bu metnin, “kartal alçaktan uçuyor/kanadı arpa saçıyor”biçimi de var.)

“Yaz günü temmuzda

Sen terle ben sileyim”

Bu konuda daha pek çok örnek verilebilir.

Türkülerde bitkilerin de benzetme ilgisiyle çokça yer aldığı görülür. İnsan, yeşil bir ağaç olur, dalları kırık ağaç olur, çiçek açan ağaç olur, kiraz, şeftali, dut ağacı   ekin, bağ olur; nar, gül, çalı, sarmaşık, karanfil olur.

Metinde geçen bitkilerin özellikleri biçimleri, renkleri, yetiştirilme şartları düşünüldüğünde, bir nedenle benzetme ilgisi kurulduğu, asıl anlatılanın insan olduğu anlaşılacaktır.  Bu benzetmelerden dolayı sevgili kavramının “Seherde bir bağa girdim”, “bahçenin kapısın açtım” dizelerinde olduğu gibi, “bağ”, “bostan”, “bahçe” sözcüğüyle karşılandığını görmekteyiz.

“Karanfil suyu neyler

güzel kokuyu neyler

 iki baş bir yastıkta

o göz uykuyu neyler

Karanfilim susuzum

kaç gündür uykusuzum

girsem yarin koynuna

elim durmaz huysuzum”

Karanfil, suyu seven bir bitkidir. Susuz kalırsa sapları incelir, kırılgan olur çiçekleri küçülür ve nihayet kurur.  Karanfilin dibi kurumaya yüz tutunca su verilmelidir.

I.

“Dut ağacı boyumca vay vay

Dut yemedim doyunca vay vay

Yanarım, yanarım vay.”

II.

“Kara dut parmak gibi vay vay

Kız yüzün kaymak gibi dayanamam ben”

III.

“Kara duta yaslandım

Yağmur yağdı ıslandım

Kınamayın ahbaplar

Şekerinen beslendim”

IV.

“Dut ağacı dut verir

Meyvesini kıt verir”

Metinlere sırayla değinelim:

I. Dut ağacının sevgili olduğu ve söyleyenin niçin yandığı açıktır.

II. Sevgilinin güzellikleri sayılıyor belli ki. Türküler dürüsttür, kara duta şahit olunmuşluk var, görmese söylemez.

III. Çilesini çekmişse de şekerini de yemiş; acınacak bir durum yok. Rezil rüsva olunmuş bir hal değil, yağmur ıslatmış. Kara duta yaslanılmakla yağan yağmur ne ise? İnanacaksın, başka çaren yok. Islanmış işte… uzatma.

IV. Kıymetli olsun, enflasyona kurban gitmesin diye duyguları yöneten bir bilinçle kıt verme söz konusu. Allah bereket versin, hiç bulamayan var. Vermeye başlamış ya, olsun, bu gün kıt verir, yarın sebil!…

 “Armudumu dişledim (Yalelel Yalel Aman)

Sapını gümüşledim (Yalellim)”

Sözleri, sevgiliyle buluşmuş ve ona gümüşten ya yüzük, ya bilezik ya kemer takmış olduğunu düşündürüyor.

 “Dam başında sarı çiçek

nenni de Feride’m nenni

Burdan kalkıp Ürgüp’e göçek

 nenni de Feride’m nenni”

dizelerinde herhangi bir çiçek yoktur. Feride ya sarışındır ya sarı giyinmiştir.

 “ Aşağıdan bir yel esti

Yine kırdı dallarımı”

Aşağı diye bir yön olmadığına göre bu “yel” nereden esmiştir. İnsanın dalları kırılır mı; kolları kırılır, işe güce varmaz olur. Bu yel, “kırıldı kolum kanadım” dedirten bir yel olduğuna göre belli ki bu türküde “aşağı” yar yönüdür. Bir olumsuz haber gelmiştir sevgiliden. Ortalıkta dolanan kötü bir şey var belli. Zaten devamından da anlaşılıyor.” Ne dedim de niye küstün/niye kestin dillerini.”

Yelin yerden, enginden esmesi de söz konusu. Enginden estiğinde kapar kaldırır, bağı bostanı dağıtır gider ya hani, aşağıdan esen yel, fırtına mıdır, hortum mudur bilinmez, kırmış dağıtmış ortalığı… “yine” denildiğine göre bu durumun sık sık yaşandığını da anlıyoruz.

Aşağıdaki alıntılarda da bitkilere benzetme ilgisi açıkça görülmektedir.

“Kerez çiçek açıyor

Aykırı dal üstüne (Can can can)

Aykırı dal üstüne (Şıp şıp şıp)

Alır seni kaçarım

Kollarımın üstüne”

“ Sen kollarımda olursan çiçek açmış kiraza döneriz; çiçeği sen dalı ben.” mi; olmayacak yerde açmış çiçek ile sevgilinin konumu arasında bağ kurularak; “Sen onunla, orada değil benimle olmalısın, onu alma beni al.” mı deniliyor; yoksa, odunun çiçeklenmesindeki şaşırtıcı güzellik kullanılarak her iki anlamı da yansıtmak için mi kurulmuş tam bilemeyiz ama bu metnin sevgiliyle birlikte yaşamak için davet, ihbar, inceden tehdit içerdiği belli.

 Benzetme ilgisiyle, coğrafi şekillerden, hayvanlardan, bitkilerden, doğa olaylarından yararlanılan, ölü sözcük ya da ölü kültür ögeleri taşıyan metinleri anlamanın, türkünün oluştuğu yaşam şartlarının bilinmesiyle kolaylaşacağını biliyoruz artık.

Bunların dışında, görsel okuma diyebileceğimiz bir yaklaşımla anlaşılabilecek metinler de vardır. Fotoğraf, afiş, grafik okurken, her bir nesnenin oradaki varlığını; neden ve ne şekilde bulunduğunu; diğer var olanlarla ilişkisi ile bizde ne etki uyandırdığını düşünmekteyiz. Bu tür metinlere de öyle bakmak gerekir.

Örneğin:

“Atlı geliyor atlı

Altında kilim katlı”

dizeleri böyle anlaşılabilir sanıyoruz.

Adam atlı. Demek ki varlıklı ve at üstünde olduğuna göre dinç. O kilim orada ne arıyor? Herhangi bir yere hemen sermek için.

“Karşıda herk otlanır

Bu derde kim katlanır

İkimizin derdinden

Havalar bulutlanır.”

Gökleri ağlatacak trajik durumunu klasik Türk edebiyatı geleneğiyle bir şair:

 “Sille-i dârüşşifâdır sanmayın gök gürlüyor

Bu yağan yağmur değil asuman ağlar bana”

şeklinde anlatmıştır.

Bu türküde de iki sevgilinin büyük acı çektiğini görüyoruz. “Herk”,  sürülmüş, ekilmemiş ekilmeye hazırlanmış tarla. Ekilmediği halde yabani otlar yetişmiş. Belki, gerçek herkte gerçek otlar insan gizleyecek kadar da  olmuştur. Yumuşaktır da. Ekilmeye ara verilmişlik benzerliği kurulduğu anlaşılıyor. Ekim biçim derdi olduğu açık.  Çağrışım ve göndermeler olduğu da düşünülürse metinde, yalnızlıktan şikâyetçi olunduğu, bulutlanmanın da bu iki sevgilinin trajik durumuna bağlandığı açık.

“Herk tarla” yı anlamlandırırken başka türkülerdeki kullanım değerlerini de dikkate almakta yarar var. örneğin şu dizeler söylediklerimizi destekler niteliktedir.

“Nadastan gel kömür gözlüm nadastan

 Gül sinemin her yanları bedesten”

Kimi metinleri de ancak oradaki olayların, nesnelerin çağrıştırmış olabileceği şeyleri düşünerek anlamlandırabiliyoruz. Nesnelerin biçiminden, ilişkilerinden bir duygulanım doğmuş onlardan esinlenilerek söylenmiş metinlere şu örnekleri vererek yetinelim. Bu, budur demiyoruz. bakış açılarını geniş tutmak için çabalıyoruz. çözümleyebilmek için kapı, pencere aralıyoruz. 

“Duvarda demir gazzık

Belinde şeker azık”

“Taş harmanın mazısı”

“Bulgur daşı eşinen

Gözüm doldu yaşınen

Ben nerelere gideyim

Bu sevdalı başınen”

“Yılan aktı kamışa

Su neylesin yanmışa”

“Uzun uzun kamışlar

Ucunu budamışlar”

Doğadaki hemen hemen herkesçe bilinen bir durumu anlatmayı, kendi özel durumunun anlatımı için yeterli sayan, metinler de vardır.

“Asmalar da kol uzatmış incire”

 “Kerez çiçek açayi aykırı dal üstüne”

“Ak keçi de gelmiş oğlağın ister”

  “Aşağıdan bir yel esti/ yine kırdı dallarımı.”

 Bu örnekler, çoğaltılabilir.

Özellikle ağıtlarda, destanlarda karşımıza çıkan olay örgüsünü sezebilmemizi sağlayacak öyküsel metinleri yer, zaman, olay, ile  kişiler ve özelliklerini ilişkilendirerek anlamak kolay olduğu için o tür metin örneği çözümlemeye gerek görmedik.

Ancak bu metinler içerdikleri olayın haber değeriyle değil, metnin bütününden çıkan anlamla sanatsaldır.

“Konaklar yaptırdım döşetemedim,

Ünye Fatsa bir oldu da(Narinim) baş edemedim.”

Burada, ‘yüce’ye ait, trajedi  kahramanlarına özgü sahneleme vardır. Yenik düştüğü halde Hekimoğlu’nu zayıf görmeyiz. Çünkü yenik düşerken de yiğittir. Üç –beş kişiydiler narinim, demiyor; iki şehir biriliği bir olup da ele geçiriyor Hekimoğlunu.

Hekimoğlu olayını anlatan farklı öyküler var. Önemli olan nokta şudur: Kişi olarak Hekimoğlu nasıl yaşamış olursa olsun halkın bilincinde böyle yaşamıştır ve sanatla kaydedilen“gerçek”, “daha gerçek”tir.

Âşık edebiyatından koşmaların, nefeslerin, güzellemelerin, anonim ürünler kadar yaygınlaşmış olduğunu görüyoruz. Bunlarda atasözü niteliğinde, hikmetler içeren metinlere çok yer verildiği için bu tür metinlere de değinme gereği duyuyoruz.

Soyut yargılar içeren bu tür metinlerde güzelliği sağlayan şey, imgesel anlatım değil, dili kullanma becerisidir. Bunlar –metnin büyük çoğunluğunda- manzum düşünce metinleridir.

Türküleri tam anlayabilmek için bu yazıda değinilenlerin dışında daha pek çok yola başvurulabilir.

Yazının başında da belirttiğimiz gibi bu çalışmada, türkülerin yalın kat anlam taşıyan, birbirinden kopuk, hatta anlamsız sözler yığını olmadığını; türkülerin birer şiirsel metin özelliği gösterdiğini; türküleri doğru çözümleyebilmek için değişik eleştiri yöntemlerinden yararlanmak gerektiğini anlaşılır kılacak ve metinlerin arkasındaki insanın psiko-sosyal portresini sezmeyi sağlayacak kadar çözümlemelere yer verilmiştir.

Çözümleme yöntemleri:

Bir metni çözümlerken yapacağımız şeylere kısaca değinelim:

Dil, düşüncenin matematiğidir. Üç artı iki için sayı doğrusunda üçe tam üç ikiye tam iki değerini vermeden beş doğru noktasında olamayacağımız gibi eklere, sözcüklere, cümlelere kısacası bütün biçim unsurlarına tam değerlerini vermeden, sanatçının gönderdiği doğru anlama (düşünce ya da duyguya) da ulaşamayız.

Dilsel bir sanat yapıtındaki bütün biçim unsurlarına doğru anlamları verebilmek için bilincimiz doğru bir bir ortam yaratmalıdır. Bu, haritayı doğru yönüne koymak gibidir.

Bir kavram, dün ne idi, bugün nedir, yarın ne olacaktır? Yine bir kavram dünyanın değişik coğrafyalarında ne anlama gelmektedir? Metnin bu iki yönden değerlendirilmesi ilk yapılacak iştir. Bunu beynimiz kendiliğinden yapar. “Yaptık mı?” diye test edip, sonuçlarını metni anlamlandırma süreci boyunca aklımızda tutmamız yeterlidir. Hemen örneklendirelim:

Doğru anlamlara ulaşmak için  önce metindeki kavramları, tarihselliği ve evrenselliği açısından değerlendirmeliyiz, dedik.  Eski deliklerden, eski gözü eski algıyı koyarak bakmazsak gördüğümüzü doğru anlamlandıramayız. Ya da anlamlandırmakta zorluk çekeriz. Örneğin, kale “burç”larındaki  anlamlara bugünün gözüyle bakarak ulaşılamaz. Ya da örneğin “öküz” kavramına, .”dağ”  kavramına bu günün algısıyla anlam verecek olursak, yüzyıl öncesine ait metnin iletisini alamayız. Bir fotoğraf, tarihsiz de olsa, içindeki görüntülerle bizi ilgili zamana götürebileceği gibi, metnin kavramları da belli bir tarihsel ana işaret edeceği için bizi ilgili zamana götürecektir. Yeter ki biz, metni bu açıdan sorgulamayı akılda tutalım ve kavramları, olayları, olguları o zemin üzerinde değerlendirmeyi unutmayalım.

Bir metnin seslerine, sözcüklerine ve söz dizimine, tarihi bir kazıdan çıkan buluntulara baktığımız dikkatle bakarsak, o metnin, zamanına ve içinde doğduğu toplumun yaşayış biçimine ilişkin  derin bilgiler içerdiğini görürüz. Bu durum, Dil- kültür ilişkisi gereği, zorunlu olarak böyledir.

 Aynı şekilde kavramların coğrafyadaki yeri de (neredeliği de) anlama ulaşmak için önemlidir. Çünkü bir kavram, Hindistanda, Amerika’da ve Anadolu’da  aynı anlamları, aynı duygu yükünü yansıtmayabilir.

şimdi bu yöntemi uygulayalım:

“Deve kadar boyun var, darı kadar aklın yok;”

 “ayağı öküz ayağı, beli kurt beli gibi idi”

dede korkutan aldığımız ilk cümle, Oğulun babaya bir toplantıda söylediği bir sözdür. Çocuğun babasına hakaret etmesi de söz konusu değildir. O günlerde deve, aşağılama anlamı içermiyordu çünkü; aksine yüceltme ve belki biraz kocamanlaştırma anlamı taşımaktaydı.  İkinci cümle de Oğuz Kağan Destanı’ndan alınmış, (günümüz Türkçesine çevrilmiş halidir.) Orada da ayağı göğsü, beli, övgüyle anlatılan Oğuz’un, bu gün hakaret sayılabilecek ifadeler kullanıldığını görüyoruz. Onlar o günlerde ve o coğrafyada yüceltme unsurlarıydı. Zaman ve mekan bağlamında anlamlandırma budur. söze, zaman ve mekan etkisini ekleyerek anlamlandırıyoruz. Ayrıca gündelik iletişimimizde de zaman ve mekan iletişime etki eder ama bu durum anlattığımızdan farklıdır. Birinin bize bir şeyi ne niçin o zaman ve niçin orada dediğini elbette değerlendiririz.)

Koca beyim çok diyarlar gezmişem

Nice nice alayları bozmuşam

Bir çıtaya kırk kelleyi dizmişem

İnan üçten beşten senden geride kalan değilim

Yüce dağların başında yel olup estiğin var mı

Her yaneden üç beş kelle terkine astığın var mı

Tek başına bu dağlarda ordular bastığın var mı

Bu dizelere ancak o günün algısıyla bakarsak yiğitlik kavramına ulaşabiliriz. Bugünün algısıyla yansıttığı kavramlar alkış tutabileceğimiz kavramlar olmayacaktır.

metnin parçaları, biçim unsurları anlam açısından  sorgulanmalıdır. Her bir sesin, ekin, sözcüğün, cümlenin, anlamını “dil içinde diğer bağlamlardaki kullanımlarına göre  genişlet,  metindeki bağlama göre daralt ilkesiyle metni sorgulama etkinliğidir bu.

mahkeme dosyası açma, sorgulama:

Parçalar ilişkilendirilerek örtük anlamlar ortaya çıkarılacaktır.

Sanatçıyla iletişim kurabilmemizi ya da kuramamamızı bu son zihinsel adım belirleyecektir. Metin, insana, insanlığa ilişkin ne dedi? Neyi duyumsattı? Bizi nasıl bir duygu durumuna soktu? Bu konulardaki iletileri alamadıkça, biz metni ezberlemiş olsak bile, sanatçı, “beni anlamadılar ki” diyecektir. Öykü ve roman için de böyledir bu, şiir için de…

TÜRKÜLERİ ANLAYALIM

Bu bölümde, Türkçenin zengin anlatım olanakları kullanılarak oluşturulmuş türkü metinlerinden parçalara yer verilmiştir. Numaralanmış metinlerin altında anlamlandırmaya pencere aralama kabilinden çok kısa notlar yazılmıştır. Bu yazılanlar, bağlayıcı bir bakış açısı oluşturmamalıdır.

Türküleri anlama konusunda belirtilenler akılda tutulur; olaylar ve sözcükler, bağlamdaki anlamları açısından sorgulanırsa türkülerin şaşırtıcı güzellikte şiirsel metinler oldukları görülecektir.

 İşte tadımlık:

1.

Sor ki bana derdin nedir

Yürekteki kurdun nedir

Soyut sıkıntı,  somut kurda dönmüş.

2. 

Gökte yılduz ay misun (Da)

Kemençeme yay misun

Alsam seni elime (Hişt Hişt)

Baksam çalayi misun

Kıl olsak çubuk olsak (Da)

Kemençeme yay olsak

Sarsak birbirimuzi (Hişt Hişt)

Bir sene uyanmasak

İnsan saza dönmüş.

3.

Bu gün ayın on dördü

Kız saçını kim ördü

Sevgilinin saçı ne zaman örülse ayın on dördüdür.

Saç örülünce kadının yüzü ortaya çıkmış. Belki yıkanıp çıkmıştır.

4.

Her ayın her gününden

Her yılın her ayından

Günde bir kerpiç düşer (Oy)

Gönlümün sarayından

Sevincin, mamuriyetin eksilişi.

Kum saati değil de kerpiç saati.

5.

Menekşe koymuşlar gülün adını

Almadım dünyadan ben muradımı

Kısa ömürlü bir gül güzeliymiş.

6.

Ezel ayrılığı ben kınar idim

Demirden yay oldu geçti boynuma

Kınadığı şey omzunda yük. Ayrılık, boynuna dolanmış sıkıyor, boğuyor.

7.

Yüksek minarede kandiller yanar

Kandilin şavkına bülbüller konar

Uzun boylu sevgilinin gözlerine, bakışına âşık olanlar var; etrafında dönüp duruyorlar sanki. Sevgili yüceltilmiş, kutsanmış.

8.

Kağızman’a ısmarladım nar gele nar gele

Gümüş kemer ince bele dar gele dar gele vay

Baba olma sevinci var gibi.

9.

Kaladan indim düze

Su bağladım nergize 

Yedi yıl hizmet ettim

Ela gözlü bir kıza 

Nergis sulanmışsa muradına ermiş. Mücadele bitmiş.

10.

Elmayı sekiz dildim

Çamura düşünce sildim

Yar kıymeti bilmezdim

Ayrı düşünce bildim

 “Kirlenmedi ki, kirlenmedi ki!” der gibi türkü. “Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr-ü kıymetten.” (Namık Kemal) 

11.

Bağına girmiş gibi

Gülünü dermiş gibi

Tez sevdim tez ayrıldım

Sandım düş görmüş gibi”

Kısa süreli bir ilişki söz konusu.

12.

Çadır altı minare

Elettim eski yare

Anam kurban ben kurbanda

Setre pantollu yare

Helvacı helva

Şeker lokum helva

Anlaşılan şeker lokum helva tadı veren eski sevgiliyle keyifli anlar var. Gerçekten helvacı da olabilir. Yeter ki canı çektikçe, el ettikçe gelsin. 

13.

Meşelidir engin de dağlar meşeli

Üç gün oldu ben bu derde düşeli

 Yumurtanın kulpu yok

 Gözlerimde uyku yok

 Sür gemici gemiyi

 Hiç kimseden korkum yok

 Yumurtanın sarısı

 Yere düştü yarısı

 Sarısından fayda yok

 Kaç gel gece yarası

Üç gider de beş ardıma bakarım

Gözlerimden kanlı da yaşlar dökerim

Çok uzun, çok ilginç bir metni var bu türkünün. TRT kayıtlarında tümüne ulaşılamadı. Cinsel doyumsuzluktan, tecavüze hatta cinayete, uzanan, işgal yıllarından, hengâmeli günlerden kalan bir türkü. Kimi bölümleri ağıt olan bu Simav türküsü, araştırılıp destansı metni ortaya çıkarılmalıdır. 

Burada söylemeden geçmeyelim: Türkü hikayeleri, türkülere hikaye yazmaya döndüğünden sağlam kaynak olmadıkça itibar etmemek gerek. metnin anlamı üzerinde düşünürken, metnin kendisi hareket noktamız olmalı. kim ne derse desin, metin ne diyor?

14.

Gız babanın bağının (bülbülüyem ben)

Yük üstünde halının (bir gülüyem ben)

Birinci dize kızın babası, kız ve kızın aşığı, benzetmelerle dile getirilmiş; ikinci dizede “II. Yeni” imgelerine benzer bir tat var.

15.

Kayalıkta bir kuş var (cemil)

Kanadında gümüş var (cemil)

Gümüş bilezikli kız, kayalıklarda ne geziyor?

16.

Gülüşlerin cingildesin saz kimi

Her terefe yayılsın avaz kimi

Sen gülende gönül gülsün yaz kimi

Sevincin somutlanılışına tanık oluyoruz. İşitsel-görsel dokulu bir anlatım.

17.

Habilban can bilban ey can ey can

Çıktım dağa kar yoktur

Endim bağa nar yoktur

Bütün dünyayı gezdim

Senin gibi yâr yoktur

Habilban can bilban ey can ey can

Arpalar iliklendi

Buğdalar filiklendi

İçerim palıt közü

Yel vurdu körüklendi

Sevgilinin bağından nar yiyemeyenin yüreğindeki yangını söndürmeye çıktığı dağda kar bulsa emekleri ziyan olmayacak da dağda kar da yok.

18.

İbrik aldim elime

Su damladı koluma

Yârim gelse ben görsem

Gurban olim yoluna

Çağrışım savurmuş olmalı kızcağızı, kadıncağızı.

19.

İğne attım tarlaya (le le zalım zalım)

Pırıl pırıl parlıya (vıy vıy zalım zalım)

Kız oğlanın yanında (le le zalım zalım)24r

Ah dedikçe terliye (vıy vıy zalım zalım) 

Ekme dikme işleri var gibi. Neden incecik “iğne” anlayamadık.

20.

İnce (de) garanfildir gavganın başı

Akıyor dinmiyor (aman) gözümün yaşı

Yeni serdim şu yaylanın otunu

Menevşeynen beslesinler (a canım da) atımı

Kıvrım kıvrım yapraklarıyla karanfil türkülerde kuytularda yetişen, susuzluğa tahammülü olmayan, sevgilinin bağında menekşenin kardeşi gibi bir çiçektir ki, koklanır, seyredilir. Menevşeyle beslenebilme alternatifi olan aç atlar (şanslı atlar) da var.

21.

İrafa koydum narı

Ağlarım zarı zarı

Küstürdüm de yolladım

İreyhan boylu yari

Aşkı rafa kaldırmanın acılı tadının pek çok türküde dile getirildiğini görüyoruz. Kirazı, elmayı, narı, ayvayı rafa kaldırma “rafa koyma” gösterme, vitrin yapma ama, kullanmama anlamı taşır gibi. Teşhir.

22.

Elma al olanda gel (anam)

Ayva nar olanda gel

Hasta düştüm gelmedin (anam)

Bari can verende gel

Ayva, nar, portakal, turunç yalnızca biçim yönüyle kadın vücudunu göstermekle kalmaz; Sonbahar meyvelerinin olduğu zaman, insan ömrünün sonbaharıyla özdezleştirilir.

23.

Kabağı da boynuma takarım aman

Sağıma da soluma da bakarım aman”

Şen bir tablo.

24.

“Yare bir kuşak aldım

Beline beş dolanır.”

İnce belli biriyle seviştiğini söylemenin özgün yolunu bulmuş.

25.

Giden yolunan gitti

Esen yelinen gitti

Feryadı bizde kaldı

Solan gülünen gitti

Ölüme tarih düşer gibi. Özlü.

26.

Gönül atesten gömlek (mavili mor)

Bilseydim giymez idim

Gönlünü birine düşürmüşün işi zor. Aşk ateşi yakar da yakar. Bu durum, bir romana da ad olmuştur.

27.

Azıcık Kolla Beni

Yanına Yolla Beni

Kalbin Salıncak Olsun (A Yârim)

İçinde Salla Beni

İzin ver yanında olayım. Bu çocuğa kalbinde yer ver; orada eğlensin.

28.

Soyunum bak canıma

Hepsi de sevdağ yarası

Soyunsa göremeyiz ama, soyunmasa da görmüş gibi inanıyoruz canındaki sevda yaralarına.

29.

Bağdat’lıyam bahtım yok (aman aman aman)

Devletliyem tahtım yok

Gerdana sinek konmuş

Sinek kadar bahtım yok

Şanslı sinek. Sinek kıskanılır mı? Konumuna, pozisyonuna göre değişiyor demek ki. Kıskananlar var işte!

30.

Bağlamam var boyalı

İçi bülbül yuvalı

Böyle sevda görmedim

Ben anamdan doğalı

sevgili çalgı aleti olur çoğu türküde. Saz olur, keman olur. Nağme verir. Hem de bülbül sesinden. 

“Ney-i bezm- gâmem ey mâh ne bulsan yele ver

Oda yanmış kuru cismimde hevâdan gayrı” (Fuzulî) ya hiç benziyor mu? biri inlemede biri şakımakta. 

31.

Bahçalara geldi bahar

Yeşil halı serdi bahar

Aşk mekanları dereler, samanlıklar, kuyular, kayalar, taş başları, harman, herk ekin içi, yoncalık gibi yerler olunca bahar da yeşil halı sermiş oluyor. Dereler de “kumunu serer” bir yandan.

32.

Güzellerin bağında (amman amman)

Yapraksız meyva biter (amman amman)

Yapraksız meyve. Açıktadır, görünür, seyredeni yerindirir.   Üstelik zahmetsiz derilir, yenilir. Meyve dediğine göre kiraz, dut, nar, şeftali v.b. olabilir. Bizim hayalimize bırakılmış…  

33.

Ben kendimi gülün dibinde buldum

Guru guru sevdayımış sarardım soldum

Sevda bir düşmüş kendime yordum

Ay karanlık aman gece vurdular beni ey

 Yarin çevresine sardılar beni ey

Bir sevdaya yelen adam perişan olmuşmuş zaten bir de vurmuşlar. Murat alamadan gittiğini, ilişkinin çok kısa sürdüğünü “düş” ve “gül” sözcüklerinden anlıyoruz.

34.

Değirmen deresi bölük kadınım bölüktür

İçerde ciğerim delik kadınım deliktir

Dünya dedikleri bir gölgeliktir

Dayanıklı, güvenli, sığınılacak, tutunulacak, kalınacak bir yer değil; geçici, çerden çöpten bir yermiş dünya.

35.

Bu gelen yâr olaydı

Elinde nar olaydı

İkimiz bir köynekde

Yakası dar olaydı

İstek kipinden biçimlenmiş. Nar vermeyecekse de ister mi bilmiyoruz. iki baş tek vücut olmak istiyor, giysi ayrıntısı. Ayrıntıya da dikkat! Dar olsun.

36.

Biter biter de kırşehir’in gülleri biter

(efendim) Şakıyıp dalında bülbüller öter

Kırşehirin güzelleridir bu yetişen güller. Aşıklar da şakır durur.

37.

Bu dağda maral gezer (ay maral maral maral)

Telini tarar gezer (kız mısın gelin maral)

Dağ bizim maral bizim (ay maral maral maral)

Avcı burda ne gezer (kız mısın gelin maral)

Ceylan gibi bir güzel var ortada. Peşine düşenlerden kıskananlar da var. Bu işin sonunda kavga mis gibi kokuyor. Bilinmez tabii.

38.

Bu sabah kondu dala da

Bülbül mü serçe midir

Yâr ağzın gül kokuyor da

İçerin bahçe midir

Dışarıdan görünüşü bağ, bahçeydi zaten sevgilinin. İçi de öyle galiba.

39.

Bugün ayın ışığı

Elinde bal kaşığı                             

Gine nerden geliyon da

Mehlenin yakışığı

           Gören mutlu mu yani? Günlerini bilmiyoruz, geceleri aydınlık. geceleri güzel geçiyor, belli. Ay yüzlü güzelin yüzü ışıklı her nedense de. Şen görünüyor. Bal kaşığını anlıyoruz. Erkek için mi kadın için mi söyleniyor bakalım. Adamın eli cebinde mi yoksa diyecekken “oy pambuğum pambuğum” sözlerini duyunca kadına söylendiğini düşünüyoruz. Bir kişinin değil mahallenin ağzının tadı gibi. Yol boyu, mahalleliye tatlı tatlı gülen biri mi o zaman? Mahallelinin ağzının tadı mı kaçıyor görülmedikçe?

 “Bahçede gülün dallanmış

Güzel dudağın ballanmış

Sorulmayı sorulmayı”

   (Karac’oğlan)

diyebilenlerden geliyor bu söz.  Yukarıdaki yaklaşımlar zorlama sayılmaz.

40.

Azime’nin avlusunu geçmeli

Azime’yi fincana koyup içmeli

Azime’den nasıl nasıl geçmeli

Aman yalvar azime’m

Allaha yalvar allaha

Yıllar böyle giderse

Ayladırlar vallaha

 Sürrealist bir imge. Azime’nin keyif verici bir tadı olduğu anlaşılıyor.

41.

Uy havar havar havar

Zülüf gerdanı kovar

İki gönül bir olsa

Bir aylık yolda ne var

42.

“Bulut kat kat olmuş ayın önüne

Giyin elbiseni gidek düğüne”

Nü. Kadının yüzü dolunay gibi parlak, ışıklı ve “zülüf dükülmüş yüze.” Sanıyoruz çıplak (!), giyinecek.

43.

Sabahınan esen seher yeli mi

Benim gönlüm divane mi deli mi

Durup durup yar göğsünü geçirir

Yoksa bugün ayrılığın günü mü (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Gel yâr senin ile bir kavl edelim

Kavilden karardan dönmemesine

İkimiz bir dala yuva yapalım

Başka daldan dala konmamasına (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Yozgat seni delik delik delerim

Halbur (kalbur) alır toprağını elerim

Üç günece nazlı yarem gelmezse

Koyun olur ardı sıra melerim (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Şeker pınarında yudum elimi

Kime arz edeyim garip halimi

Gurbete gönderdim nazlı yârimi

Ciğerim hançerle deldi de gitti (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Yedi kaleminen yazı yazarım

Aslım yozgat’lıdır gurbet gezerim

Bir yüksek mevkiye kazın mezerim

Görünsün memleket anam ağlasın (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Bülbül daldan dala eder bir sekiş

Bülbül ah ediyor gülünen çekiş

Aşkın ateşiyle dikilen dikiş

Kıyamete kadar sökülmez imiş (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Garip bülbül gül dalına konuyor

Hangi dala konsa dallar kuruyor

Güller bile kadersizi biliyor

Kader senin ile davam var benim (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Bülbül havalanmış inmez havadan

Benim has bahçede gülüm var deyi

Nazlı yarim gelmez ordan buraya

Güzeller içinde yarim var deyi (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Bülbülü tuttum da güle bağladım

Bülbül feryad etti ben de ağladım

Ben gönlümü bir sevdaya bağladım

Yarimi elimden el aldı gitti (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Bülbüle su verdim altın tasınan

Çok günler geçirdim kara yasınan

Ben seni severim ne havasının

Başın pınar ayakların göl olsun (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Bahar aylarında bülbüller öter

Yeşerir çimenler menevşe biter

Yarimin dilleri bal bana yeter

Datlı dillerine kurban olayım (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Bahar aylarında bülbüller ağlar

Yeşerir çimenler menevşe bağlar

Yariminen sefa sürecek çağlar

Esdi bir rüzügâr ayırdı bizi (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Giderim giderim ben de giderim

Bülbülü konmadık dalı niderim

Gider bir güzele hizmet ederim

Belki bilir benim kadir kıymetim (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Çağladım çağladım suyum akmadı

Çok yuva bekledim yavru çıkmadı

Ben vefadan, yâr cefadan bıkmadı

Gönül seni ezim ezim ezerim (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Gel beri gel beri ben adam yemem

Saklarım sırrını ellere demem

Cenneti alaya ben sensiz girmem

Cehennem narına bile yanarım (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Urganım atmadık dallar mı kaldı

Başıma gelmedik hallar mı kaldı

Bana acımadık eller mi kaldı

Ya ben ağlamayım kimler ağlasın (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Kara koyun yeşil çama sürünür

Sarı koyun ona bakar yerinir

Vefasın görmedim yârmı görünür

Şimden geri eller sürsün sefanı (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Yazmalar içinde oyalı yazma

Mektubun yazarsan kahirli yazma

Bensiz o yerlerde eğlenip gezme

İntizarım dutar vefasız seni (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Güzel güzel akar derenin başı

Dertli dertli öter gurbetin guşu

Ayrılık denilen ölümün eşi

Ayrılık acısın çekenler bilir (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Ağzının içinde dişlerin akdır

Al yanak üstünde benlerin çokdur

Yanına gelmeye mecalim yokdur

Ya sen gel buraya ya ben varayım (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Sabah olmayınca kapı açılmaz

Güneş doğmayınca benler seçilmez

Nazlı yar gelmezse bade içilmez

İçelim badeyi gel yavaş yavaş (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Ufacık daşınan kale yapılmaz

Çıkıp çıkıp yar yoluna bakılmaz

Bir ben ölmeyinen dünya yıkılmaz

Ben ölürsem sen yårini tazele (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Enginli yüceli dağların karı

Eridi kalmadı yüreğin feri

Beni can yürekten sevmeyen yåri

Bir dahi sevmeyim tövbeler olsun (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Geceler oniki saat birin uyudum

Gözümün yaşıyla yüzümü yudum

Aşkın divanında sabırla durdum

Aşkın acısını çekenler bilir (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Soğluğun (çamlığın) başını duman basmaz mı

Kusuru olanı devlet asmaz mı

Bir yiğidin iki yari olursa

Birini severse biri küsmez mi (aman)

Aman aman aman sürmelim aman

Bu türkü metni, pek çok şiirsel ögeyi bir arada bulabilme fırsatı verdiği için kaydedilmiştir. Yalnız bu türkü metninden bile, içli Anadolu insanının portresindeki belirgin çizgilere ulaşılabilir.

Bu uzun metnin kimi bölümleri, değişik yörelerde bağımsız türküler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu açılardan benzer bir türkümüz de Kayseri yöresine ait olan “Gesi Bağları”dır. 


Araştırmacıların dikkatine!   

43.

Dersini almış da ediyor ezber

Sürmeli gözlerin sürmeyi neyler

(aman ben yarelendim aman)

Bu dert beni iflah etmez deleyler

Benim dert çekmeye dermanım mi var

(aman aman sürmelim aman)

Kaşın çeğmelenmiş kirpik üstüne

Havada bulutun ağdığı gibi

(aman ben yarelendim aman)

Çiğ düşmüş de gül sineler ıslanmış

Yağmurun güllere yağdığı gibi

(aman sürmelim aman)

Yozgatı sel almış Soğluku duman

Sıtkınan sevarim billahi inan

Aman aman ben yarelendim aman

Ölünce mezara girdiğim zaman

Ben susuyum kemiklerim söylesin

Aman aman sürmelim aman

44.

Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca

Akar can özümden sel gizli gizli

Bir tenhada can cananı bulunca

Sinemi yaralar (yaroy yaroy yaroy yaroy yaroy yaroy)

dil gizli gizli dil gizli gizli

Dost elinden gel olmazsa varılmaz

Rızasız bahçanın gülü derilmez

Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez

Gönülden gönüle gider (yaroy yaroy yaroy yaroy yaroy)

yol gizli gizli yol gizli gizli

Seher vakti garip bülbül öterken

Kirpiklerin oku yar yar cana batarken

Cümle alem uykusunda yatarken

Kimseler görmeden (yaroy yaroy yaroy yaroy yaroy yaroy)

gel gizli gizli gel gizli gizli

45.

Portakalım tekerlendi

Yedik sıra şekerlendi (aman gidelim yar)

Benim yarim siperlendi

Gel benim zülfi siyahım (aman kaçalım yar)

Portakalım soyamadım

Yemesine doyamadım (aman gidelim yar)

Küçücükten bir yar sevdim

Cilvesine doyamadım (aman kaçalım yar)

Portakalım taş üstüne

Kalem oynar kaş üstüne (aman gidelim yar)

Her ne dersen baş üstüne

Gel benim zülfi siyahım (aman kaçalım yar)

Portakalım sıra saza

İndi gitti toza toza (aman gidelim yar)

Benim gönlüm küçük kıza

Gel benim zülfi siyahım(aman kaçalım yar)

46.

(oğul oğul) Bala sarhoş bala sarhoş

(yavrum) Beşikte bala sarhoş

(oğul oğul)

Hana bir nalbant gelmiş (ey)

Mıh vurur nala sarhoş

(oğul oğul) Bu haber ne haberdir

(yavrum) Sinem gabar gabardır

(oğul oğul)

Bir yanım kurt kuş yemiş (ey)

Bir yanım bi haberdir

47.

Suda balık yan gider, yandım aman aman aman.

Açma yarem kan gider.

Yaralıyam bana değme,

Baygınam gel gönlümü eyle.

Buna tabip neylesin, yandım aman aman.

Ecel gelmiş can gider.

Yaralıyam bana değme,

Baygınam gel gönlümü eyle.

Su başı duman oldu, yandım aman aman aman.

Hallerim yaman oldu.

Yaralıyam bana değme,

Baygınam gel gönlümü eyle.

Bana dert açan dilber yandım aman aman aman.

Ellere derman oldu.

Yaralıyam bana değme,

Baygınam gel gönlümü eyle.

48.

Güzel ne güzel olmuşsun,

Görülmeyi görülmeyi,

Siyah zülfün halkalanmış…aman aman

Örülmeyi örülmeyi.

Mendilim yudum arıttım,

Gülün dalında kuruttum,

Adım ne idi unuttum…aman aman

Sorulmayı sorulmayı.

Bahçende gülün dallanmış

Şeyda bülbüller dillenmiş

Güzel dudağın ballanmış

Sorulmayı sorulmayı.

Seğirttim ardından yettim,

Eğildim yüzünden öptüm,

Adın bilirdim unuttum…aman aman

Çağırmayı çağırmayı.

Benim yarim bana küsmüş,

Zülfünü gerdana dökmüş,

Muhabbeti benden kesmiş…aman aman

Sevilmeyi sevilmeyi.

Çağır Karacaoğlan çağır,

Taş düştüğü yerde ağır,

Yiğit sevdiğinden soğur…aman aman

Sarılmayı sarılmayı.

49.

Oy farfara farfara

Ateş düştü şalvara

50.

Ay bulutta bulutta

Mendilim kaldı dutta

Geleceksen gel gayrı

Onyedi benli şadiyem

Daha gönlüm umutta

Türkülerde, etkili anlatım için baş vurulan yolları kabaca belirleyerek bitirelim.

Açık istiarelere baş vurma:

çok başvurulan bir yöntemdir. Metin doğaya ilişkin anlatımla yetinip eser oradan ibaret olsa temsili istiare olabilecekken, o durumun paralelinde bir durum anlatılarak devam edildiği için farklı şekilde bir benzetme, istiare ya da leff ü neşr düzeyinde bir anlatım söz konusu olmaktadır. İlham doğadan. Doğayla iç içelikten geliyor bu. Eski tabirle söylersek, “Tabiattan mülhem”dir. 

Esme poyrazım esme

Dereden kavak kesme

Gün doğdu aştı böyle 

Karşıda herk otlanır

Ağ geçi de gelmiş oğlağın ister

İki keklik bir kayada ötüyor

Suda balık yan gider (benzetme de sayılabilir)

Güvercin uçuverdi

Benzetme, istiare:

Yılan aktı kamışa

İki keklik seke seke

bizim evi yol eyledi

ben kuş dilin bilmez idim

yar beni bülbül eyledi

seni yaradana kurban”

Bahçe duvarını aştım

sarmaşık güllere dolaştım

öptüm sevdim helalaştım

Dut ağacı dut verir 

meyvasını kıt verir

Kara dut parmak gibi vay vay

Kız yüzün kaymak gibi dayanamam ben

Dut ağacı boyumca

dut yemedim doyunca

Gümüş ibrik idim kaynadım coştum

Kendi yağım ile kavruldum piştim

Menekşe koymuşlar gülün adını

“Kaladan indim düze

Su bağladım nergise”

“Bu yoncayı kim biçecek

Celal oğlan olmayınca”

“Gökyüzünde kartal uçar

Kanadından arpa saçar”

“Menevşe buldum derede”

Çağrışımdan yararlanma:

Bulgur daşı eşinen

Daş harmanın mazısı (benzetme de olabilir, çağrışım da)

Duvarda demir gazzık

Sıra sıra kamışlar ucunu budamışlar aklıma düştü.

Kara koyun yeşil çama sürünür

Çamdan sakız akıyor

Görsel okuma:

Atlı geliyor atlı altında kilim katlı

Kanatlı kapının demir sürgüsü

Beden dili okumaları:

Bir gider de üç ardıma bakarım

Siyah zülfün halkalanmış

Dağınık saç, bükük boyun bel, sararmış beniz, al şalvar-kuşak vs.

Bu yoncayı kim biçecek Celal oğlan olmayınca

Bağdaşmaz imgelere yer verme:

Yüzünde göz izi var/sana kim baktı yarim

Soyunum bak canıma/hepsi sevda yarası

Azimenin bağçesini geçmeli/ azimeyi fincana koyup içmeli

Kıl olsak çuıbuk olsak da kemençeme yay olsak

Ben armudu dişledim sapını gümüşledim

Portakalım daş üstüne kalem oynar kaş üstüne

Güzellerin bağında Yapraksız meyve biter

Kız babanın bağının bülbülüyem ben

Yük üstünde halının bir gülüyem ben

Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş

Kıyamata kadar sökülmez imiş

Uzadım gamış oldum da

Damladım gümüş oldum

İnciyi dişten yaparlar.

Kanadında gümüş var

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.